sağlık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sağlık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Ekim 2018 Pazar

İşe neden 10'da başlamalı?

Sabah kalkmadan önce çalar saatinizi kapatıp duruyorsanız kendinizi suçlu hissetmenize gerek yok. Kabahat sizde değil, işe başlama saatinizde.
Yapılan araştırmalar, çoğumuz açısından işe başlama saatinin doğal vücut saatimize uymadığını gösteriyor. Uzmanlar, bu konuyu dikkate almaları gerektiği konusunda işverenleri uyarıyor.
ABD’deki Washington Üniversitesi İşletme Fakültesi’nden Christopher Barnes’ın yayımladığı bir makalede, uykunun aslında birçok şirketin görmezlikten geldiği “stratejik bir kaynak” olduğu belirtiliyor.
İş saatleri insanların doğal uyku düzeni ile uyumlu hale geldiğinde, daha sağlıklı, az stresli ve daha konsantre oldukları için işlerinde de daha verimli ve yaratıcı olduklarına işaret ediyor Barnes.
Aynı şekilde bunun tersi de doğru. Yani, çalışanlar az uyuduklarında büyük hatalar yapmaları ve iş kazalarına yol açmaları ihtimali de artıyor.
Barnes’ın araştırmasında ayrıca, gece geç yatan insanların sabah erken saatlerde daha az etik davranışlar sergileyebildiği, normalde sabahları erken kalkan insanların ise gece geç saatlerde bu şekilde davranabildiğine dikkat çekiliyor.
Vücut saati
Fakat sorun sadece ne kadar uyuduğunuzla ilgili değil. Sabah 8’de ne kadar verimli olduğunuz sirkadiyen ritim ya da günlük ritim olarak adlandırılan şeyle ilgili.
En ilkel bakteriden insana kadar her organizmanın biyolojik olarak belli bir vücut saati vardır. Bu saat kişiden kişiye farklılık gösterir.
Münih’teki Ludwig-Maximilian Üniversitesi Tıp Psikolojisi Enstitüsü’nden kronobiyoloji profesörü Till Roenneberg bunu ayaklara benzetiyor. “Bazıları büyük ayaklı, bazıları küçük ayaklıdır doğuştan; ama çoğu insan ortalarda bir yerdedir” diyor.
Roenneberg’e göre, birçok şirket, iş saatini, çalışanlarının vücut saatine uymayan 8-9 gibi erken saatlerde başlatıyor.
Bu uyumsuzluk, günün her saatinde verimli olma, e-postalara ve telefonlara cevap verme baskısıyla birleştiğinde “sosyal jetlag” denen durum oluşuyor. Yani vücudun her zaman yanlış zaman diliminde olması hali.
Roenneberg, insanların yüzde 70’inin kalkması gereken saatten daha erken kalkmak zorunda olduğunu, yani iyi dinlenmiş ve en verimli halde güne başlamadığını belirtiyor.

Ergenlikte sorun başlıyor

Oxford Üniversitesi Uyku ve Sirkadiyen Nöroloji Enstitüsü’nden Paul Kelley, insanın vücut saati ile günlük uymaları gereken program arasındaki uyumsuzluğun ergenlik döneminde başladığını söylüyor.
Bu dönemde çoğu insanın vücut saati ileri gitmeye başlıyor. Ortaokul, lise dönemindeki gençler, okula erken başlamaları gerektiği için ortalama üç saat daha erken güne başlarlar.
Bunun sonucunda kronik uyku eksikliği ve bundan kaynaklı konsantrasyon azlığı ortaya çıkar. Bu ise uzun dönemde obezite ve diyabet gibi sağlık sorunlarına neden olabilir.
Kamu sağlığı alanındaki düzenlemelerin bir parçası olarak ABD ve İngiltere’de okula başlama saatleri bazı bölgelerde ileri alınıyor.
İnsan yaşlandıkça vücut saati de daha erken saatte kalkmaya yönelir. Fakat Kelley, çoğu insanın hala iş nedeniyle daha erken kalkmak zorunda olduğunu söylüyor.
İdeal işe başlama saatinin sabah 10 olduğuna inanıyor Kelley. 8’de işe başlamanın mantıklı olmadığını söylüyor.
Erken saatlerde güne başlayanların çalışkan, geç başlayanların ise tembel olduğu konusundaki yaygın inanca ilişkin olarak Kelley, “vücut ritmini kontrol eden biyolojidir, alışkanlıklar değil” diyor.
Performans ölçümlerinin ise işe başlama saatine yönelik önyargılarla değil, çalışma süresi içindeki verimliliğe göre yapılması gerektiğine inanıyor.

Uyku teşviki

Roenneberg, Almanya’daki Volkswagen otomobil fabrikası ile TyssenKrup çelik fabrikasında farklı kronotiplerle ilgili (kişinin erkenci mi yoksa geç mi güne başladığını ifade eden kavram) bir araştırma yaptı.
Çalışanların işe başlama saatini vücut saatlerine göre ayarladı. Sabah erken kalkanları sabah vardiyasında, gece geç yatıp sabah geç kalkanları öğlen ve akşam vardiyasında çalıştırdı.
Her iki durumda da iş saatlerini kendi biyolojik vücut saatlerine uyarlayan işçilerin çok daha üretken, sağlıklı ve hem işte hem de kendi zamanlarında daha az yorgun düştükleri görüldü.
Oregon Enstitüsü Meslek Sağlığı Bilimleri’nden Ryan Olson ofis çalışanlarında da aynı bulgulara rastladı. Olson, günümüz teknolojisinde katı zaman düzenlemesine gerek olmadığını belirtiyor.
Olson, uluslararası bir enformasyon teknoloji firmasında çalışan Amerikalı işçiler üzerinde bir yıl süren bir araştırma yaptı. Araştırma öncesinde çalışanların sabah 8 ya da 9’da işe başlaması, aynı zamanda diğer ülkelerdeki iş arkadaşlarından gece yarısı gelen telefonlara da cevap vermeleri gerekiyordu. Sabah erken işe başlayanların daha çalışkan olduğu konusundaki önyargıyı gidermek için Olson verimlilik ölçümünün saate değil, alınan sonuçlara göre yapılmasını sağladı.
Çalışanların iş ve ev yaşamını daha iyi dengelemelerini sağlama amacı taşıyan araştırmada, haftada bir saat daha fazla uyuma olanağı da tanındı. Olson bu ekstra bir saatlik uykunun faydasının bütün yıl boyunca görüldüğünü vurguladı.
Olson, “Zayıfların uykuya ihtiyacı olduğuna dair eski bir inanç var. Ama artık az uykunun kimseye bir yararı olmadığı konusundaki inanç yaygınlaşıyor. Artık şirketler uyku konusunda daha fazla bilgi almak istiyor” diyor.

İdeal ofis sıcaklığı ne olmalı?

Birçok işyerinde, ortam sıcaklığı konusundaki anlaşmazlık nedeniyle her gün tartışma yaşanıyor; klima ayarı defalarca değiştiriliyor. İdeal oda sıcaklığı diye bir şey var mı? Sıcaklık algısı cinsiyete göre nasıl değişiyor?
Sıcak iklimlerde yaşayan insanlar binlerce yıldır kendilerini serinletecek yöntemler geliştirmeye çalışmış, kimi pencerelere ıslak örtüler asmış, kimi kölelerine palmiye yaprakları sallatmıştı.
Artık sadece bir düğmeye basarak oda sıcaklığını ayarlamak mümkün. Ancak 2015'te ABD'de yapılan bir ankete göre, ofis çalışanlarının çoğu oda sıcaklığından memnun değil: yüzde 42 ortamın çok sıcak, yüzde 56 ise çok soğuk olduğunu düşünüyor. Bugün artık oda sıcaklığını ayarlamak mümkün olsa da bu derecenin ne olması gerektiği konusunda fikir birliğine varılamıyor.
Birçok işyerinde, ortam sıcaklığı konusundaki anlaşmazlık nedeniyle her gün tartışma yaşanıyor; klima ayarı defalarca değiştiriliyor.
İşçilerin rahat bir ortamda çalışması finansal sonuçları bakımından da önemli. Örneğin İngiltere'de derece kontrolünün çalışma saatlerinde yüzde 2 kayba denk geldiği, bunun ise ekonomiye yıllık maliyetinin 13 milyar sterline ulaştığı belirtiliyor.
Çalışma ortamının optimum sıcaklıkta olması iş tatmininin yanı sıra verimlilik ve işbirliğini de artırır. Yanlış derece işçilerin yavaşlamasına, kilo almasına, hatta hastalanmasına neden olur.
Facebook'un kurucusu Mark Zuckerberg'e göre, konferans salonunun sıcaklığını 15 derecede tutmanın zihinsel yoğunlaşma üzerinde olumlu etkileri var. ABD'nin eski başkanı Obama'nın ise Oval Ofis'i çok sıcak tuttuğu söyleniyor.

Herkesi memnun etmek?

Aslında herkesi sürekli memnun edecek bir ofis derecesi tespit etmek mümkün değil. Londra'daki bir üniversitenin enerji enstitüsünde araştırma yapan David Shipworth'e göre, sorunun bir yönü de 'doğru' dereceyi bulma çabası; bu ise neyi ölçtüğünüze bağlı olarak değişir.
Örneğin, işyerlerini en çok ilgilendiren konulardan biri olan verimlilik sorununu ele alalım. Bir araştırmada, ortam sıcaklığının çalışanların verimliliği üzerindeki etkisi incelendi. Dokuz kadın 25 derecede klavyede sürekli yazı yazarken hata oranı yüzde 10 olmuştu. Sıcaklık 20 dereceye düşürüldüğünde verimlilikleri yarı yarıya azalmış, hata oranı iki katına çıkmıştı.
Ancak her şey bu kadar basit değil. Öğrencilere çok sayıda cep telefonu tarifesi gösterilmiş ve içlerinden en uygun maliyetli olanını seçmeleri istenmişti. Bu işlemi 19 derecelik serin bir odada yaptıklarında doğru tarifeyi seçenlerin sayısı, 25 derecede doğru tarifeyi seçenlerin iki katı olmuştu. Yani sıcak bir ortamda olmamız karmaşık kararları almamızı zorlaştırıyordu.
Ortam sıcaklığı sadece verimliliği etkilemekle kalmaz, düşünme tarzını da değiştirebilir. Yaratıcı düşünce açısından sıcak ortamlar çok daha iyi iken, tekrar içeren monoton işlerde insanların sürekli tetikte olmasını sağlamak bakımından serin ortamlar çok daha elverişli. Sıcaklık 27 dereceyi aştığında matematik becerileri azalıyor.
Ortam sıcaklığı işbirliği eğilimini de etkileyebilir. 33 kişi üzerinde yapılan bir araştırmada, sıcak ortamdakilerin etrafındaki kişilere karşı sıcak duygular beslediği görülmüştü. Hatta elinde sıcak kahve fincanı tutanlar etrafındakileri daha sevecen ve cömert bir bakışla değerlendiriyor, buzlu kahve tutanlar ise ilgi göstermiyordu.
Araştırmalar, tipik ofis işlerinde (müşteri hizmetleri, metin yazımı vb.) ideal sıcaklığın 22 derece olduğunu gösteriyor. Ancak bunların çoğu zaman 100'den az kişiyi kapsayan küçük araştırmalar olduğunu belirtmek gerek.

Kadınlar neden üşüyor?

Doğru sıcaklığı tespit ederken işyerinde yapılan işin zihinsel gereklerini hesaba kattıktan sonra bakılması gereken şey hedef grubun kimlerden oluştuğu, bunların yaşları, kiloları ve cinsiyetleridir.
Kişinin vücut ısı metabolizma hızına bağlıdır. Bunu hesaplarken 40 yaşında, 70 kg ağırlıkta bir erkek esas alınır.
Oysa yapılan araştırmalar kadınların metabolizma hızının erkeklerden çok daha düşük olduğunu ve ofis sıcaklığının 3 derece daha fazla olması gerektiğini gösteriyor.
Ancak vücudumuzdaki sıcaklık algısı her zaman güvenilir olmayabilir. 32 kişilik bir araştırmada, insanların yarısı güneşi andıran sarı ışıkla aydınlatılmış bir odaya konup her 10 dakikada bir kendilerini ne kadar sıcak hissettikleri sorulmuştu. Diğer yarısı ise serinlik hissi veren beyaz ışıkla aydınlatılmış bir odadaydı. Katılımcılar, bu odaların sıcaklığının artırılıyor veya azaltılıyor olduğunu bilmiyordu. Sarı ışıklı odadaki denekler oda serinletilmesine rağmen kendilerini beyaz ışıklı odadakilere kıyasla daha sıcak hissediyorlardı.
Belki de bir gün bu tür psikolojik etkenler kullanılarak hem çalışanlar memnun edilebilir hem de enerji tasarrufu yapılabilir.
Uzmanlar termostatta sürekli ayar yapmanın çevreye zararı kadar vücut için de zararlı olduğunu, obezite ve diyabet sorunlarını artırabileceğini söylüyor.

Sapmaların faydası

Oysa vücudu ideal olarak hissettiğimiz sıcaklıktan biraz daha serin ve biraz daha sıcak ortamlara maruz bırakmak kalp ve damarlar ile metabolizma açısından egzersiz işlevi görür.
Ancak bu hafif değişimin dışındaki aşırı sıcaklık oynamaları tehlikelidir. Peki çalışanların bu alandaki hakları ne ifade ediyor? Birçok ülkede çalışma ortamının asgari düzeyini belirleyen bir sınır varken (İngiltere'de 16 derece) üst sınır için çoğu zaman "makul" ifadesi kullanılıyor.
Avustralya'da hava sıcaklığı 34 derecenin üzerine çıktığında işçilerin her saat için yarım saat mola hakkı bulunuyor. Benzer haklar elde etmek birçok ülkede zor olabilir. Ama ücretsiz içme suyu, düzenli molalar ve termometre talebi üzerinde durulabilir.
Genel termostat kontrolü bazı işyerlerinde ömrünü tamamlıyor da olabilir. Zira tıpkı uçaklarda olduğu gibi, kişinin oturduğu yere özgü kontrol sistemi geliştiriliyor.
Peki ideal ofis sıcaklığı nedir? Buna kesin cevap vermek zor olsa da 22-24 derece arasında olduğu söylenebilir.
Singapur'un ilk başbakanı Lee Kuan Yew ideal sıcaklığın 22 derece olduğuna inanıyordu. Tropik bir ülkenin ekonomik başarısını neye borçlu olduğu sorulduğunda cevabı hazırdı Lee'nin: klima…

4 Ekim 2018 Perşembe

STRES ANINDA BEDENİNDE NELER OLUYOR?


Bilimsel olarak desteklenen yöntemlerimizle, iş stresini alt et ve gününü başarıyla tamamla.
Vücudun stres durumunda adrenalin salgılar

Vücudun bir tehlike sezdiğinde –bu, gölgelerin arasında görünen karanlık bir figür olabileceği gibi, yaklaşan bir iş teslim tarihi de olabilir- beynin kaç ya da savaş tepkisi ile adrenalin ve kortizol salgılıyor. Bu durumda yapabileceğin en iyi şey ise, bu hormon dalgalanmasını doğru ve amacına uygun şekilde kullanmak:
20 dakikalık bir koşuya çıkarak vücudunda fazladan bulunan adrenalini kullanabilir ve kas gerginliğinden kurtulabilirsin.
Stresliyken mantıklı düşünemezsin
Stres, beynindeki prefrontal korteksin bağlantısını keserek bilinç bulanıklığına neden olduğu için mantıklı bir şekilde düşünmen zorlaşır. Birkaç dakika meditasyon iyi gelebilir. Eğer meditasyon yapmak sana göre değilse, başka bir şekilde zihnini dağıtmaya çalış. Psikoloji Profesörü ve iş yerinde stres konusunda uzman olan Frank Bond, “Dikkatini tıpkı bir kasını çalıştırdığın gibi çalıştırıp eğitebilirsin” diyor. Sadece bir şarkının sözlerine odaklanmak bile kafanı dağıtmak için iyi bir yöntem.
Stres anında çözümü yemekte ararsın 
Stres, açlık hissini durduran kortikotropin salgılatıcı hormonun (KSH) aktive olmasına neden olur. Fakat zaman içerisinde, yükselen kortizol seviyeleri tam tersi bir etki yaratmaya başlar. Bond, “İnsanlar kaygılı ve huzursuzken yemek yemeye yönelir” diyor. Faydalı bir atıştırmalık olarak, strese karşı birebir olan magnezyum deposu bademi tercih edebilirsin.
Stresliyken tansiyonun yükselir 
Eğer yönetim kurulu karşısında sunum yapma fikri göğsünün sıkışmasına sebep oluyorsa, bunun nedeni adrenalin hormonunun seni mücadeleye hazırlamak için kan basıncını yükseltmesi. Dengeyi ayarlamaya çalışabilirsin. Bond “Her iki saatte bir, birkaç dakikalığına nefes alıp verişlerinin üzerine yoğunlaş”  diyor.
Stresle nasıl başa çıkabilirsin? 
Evrimsel koşulları göz önüne alırsak, mesai saatleri dışında patronundan gelen bir telefonun, keskin dişli bir kaplanla karşı karşıya gelmekle aynı olduğunu söyleyebiliriz. Vücudunun bu tehlikeye karşı verdiği tepki, beynin tehdidin sona erdiğine ikna olana kadar devam eder.
Neyse ki Harvard Tıp Okulu’ndaki araştırmacılar, basit farkındalık teknikleri kullanarak bu durumlara verilen tepkilerin sadece sekiz hafta içerisinde iyileşebileceğini buldu. İşte bu iyi haber!

NE KADAR KAFEİN TÜKETMELİYİZ?


Kafeinin spor performansına yardımcı olduğu bir gerçek. Hatta dünyanın en çok tüketilen farmokolojik ajanı da kendisi…

Kafein, spor yapanları nasıl etkiliyor?

Kafeinin bisikletçilerde dayanıklılığı ve zamana karşı yarışma performansını geliştirdiği, koşucularda dayanıklılığı yükselttiği, kürekçilerde performans sürelerini iyileştirdiği, beş dakika ya da daha fazla süren bisiklet ve koşu etkinliklerinde performansı artırdığı, 10 saniyeden daha az süren sprint ve güç etkinliklerinde ise güç çıkışını, hızı ve gücü artırdığı görüldü (bu arada, kafeinin 15 saniye ile 3 dakika arasında süren sprint ve güç etkinliklerinde hiç etkisi olmadığı, hatta negatif etkisi olabileceği görüldü).


enis oyuncularında, kafein doğru vuruşu, hızı, çevikliği ve korttaki genel başarıyı artırır. Ayrıca oyuncular oyunun ilerleyen aşamalarında daha enerjik hissederler. Kafein “algılanan efor oranını” ya da çalışmanın aslında ne kadar zorlu hissettirdiğini azaltır, bu da temelde kendini daha sert ve daha hızla zorlamanı sağlar.

Günde tüketilmesi gereken kafein miktarı 

Maalesef, çoğu kişi günlük olarak yaklaşık 238 mg kafein alır, bu da 2-3 bardak kahveye eşittir. İnsanların yüzde 20-30’u da günlük 600 mg gibi yüksek bir miktarda kafein (yaklaşık yüzde 71’i kahveden, yüzde 16’sı çaydan ve yüzde 12’si alkolsüz içecekler ve enerji içeceklerinden) alıyor.

Oysa ki etkili olacak en düşük kafein dozu vücut ağırlığının her kilogramı için 1 mg’dir. Örneğin 68 kilogramlık bir atlet için bu, küçük bir bardak kahveye eşittir.

27 Şubat 2018 Salı

Hangi uyuşturucu ve uyarıcı beyinde ne etki yapıyor?


Çoğunluğu dünyanın bir çok ülkesinde yasaklı bulunan narkotiklerin etkileri özellikle ebeveynler tarafından merak ediliyor. Peki hangi uyuşturucu ve uyarıcı beyinde ne etki yapıyor?

Beyin, kendi bünyesinde oldukça detaylı bir iletişim sistemini barındırır. Çeşitli nörotransmitterler, nöronların birbirleriyle iletişimine olanak tanır, bu durum da algımızı, hislerimizi ve düşüncelerimizin temelini oluşturan sinyalleri ortaya çıkarır. Fakat bazı yabancı kimyasallar; beynin ana nörotransmitterlerini taklit ederek ya da onların reseptörlerdeki yerlerini çalarak bu iletişim sistemine sızabilirler. 

Bu yüzden de, “kafanın güzel olması” durumu; sinyalleri çarpıtarak gönderen uyuşturucu ve uyarıcıların sonucudur. Kullanımları neticesinde, uzun ve kısa vadede beynin işlevselliğini yitirmesine sebep olan bu maddelerin etkileri her zaman geri döndürülebilir değildir. Birçok madde, mental sağlığın bozulmasına, nihayetinde de biyolojik ve davranışsal sorunların ortaya çıkmasına ve ölüme sebebiyet verebilirler. İşte yaygın olarak bilinen 6 uyuşturucu ve uyarıcının beyinde meydana getirdiği karakteristik etkiler.

1- Alkol

Alkol, insanları uyuşuk, odaklanamaz ve olduğundan daha sosyal yapar. Çünkü, beyne giren alkol, GABA isimli kimyasal bir taşıyıcının etkilerini taklit eder. GABA, beyindeki ana engelleyici nörotransmitterdir, yani nöronlar arasındaki iletişimi yavaşlatır ve beynin aktifliğini azaltır. GABA’ya cevap olarak; hafıza oluşumu ve sosyal engelleme oluşturan çeşitli beyin bölgelerinin çalışması yavaşlar. Alkol alan insanların, alkol etkisi geçtiğinde yaptıklarını hatırlamaması ve alkollüyken hiç tanımadığı insanlarla çok fazla yakınlaşmasının sebebi bundandır.

2- Ekstazi & MDMA

amfetamin benzeri bir moleküldür ve halüsinojik bir bileşen olan meskaline (fenetilamin grubundan halüsinojen bir alkaloid- bazı kaktüs türlerinde bulunur) benzer. Dolayısıyla, MDMA; hem halüsinojenik hem de uyarıcı özelliktedir. Uyarıcı özellikleri; kullanan insanları uyanık, enerjik ve seksüel anlamda canlı tutar. Halüsinojenik özellikleri ise; öforik ve sosyal hissetmeye, duygusal algılarıyla daha fazla temas içerisinde olmalarına sebebiyet verir. MDMA; serotonin reseptörlerine tutunur ve mevcut serotoninin nöronlar arasındaki boşluklarda çok fazla zaman geçirmelerine sebep olarak halüsinojenik hislere neden olur. Serotoninin artışı, molekülün beyindeki etkilerini de artırır. Uyuşturucuyu almış kişilerde görülen aşırı mutluluk hali bu birikmenin bir sonucudur. Benzer şekilde, MDMA, noradrenalin reseptörlerini hedefleyerek uyarıcı özelliklerinin gelişmesine sebep olur. Bu durum da; kişinin çevresiyle olan etkileşimin azalmasına neden olur.

3- LSD (Lizerjik Asit Dietilamid)

LSD, 1930larda bulunan insan yapımı bir kimyasaldır ve halüsinasyon görmeye, algının bozulmasına ve yoğun psikolojik etkilere sebep olur. LSD üzerine yürütülen araştırma sayısı oldukça az olduğundan bu hislerin nörolojik temeline dair bilgimiz sınırlı, ancak görünen o ki; bu bileşik de beyinde serotonin reseptörleriyle etkileşim halinde. LSD molekülleri, serotonin reseptörlerine tutunarak, mevcut serotonin moleküllerinin bu bölgelerde birikmesine sebep olarak, işlerini yapmasına engel oluyor.

4- Kokain

Kokain, beyni etkiler, kan damarlarını sıkıştırır, bölgesel uyuşmaların getirdiği ağrılara sebep olur. Temelde, bu uyuşturucu, nöronların etrafta serbest dolaşan nörotransmitterleri almasını ve sinyallerin taşınmasını engeller. Kokain, özellikle de dopamin, nöroepinefrin, serotonin ve asetilkolinin geldikleri nöronlara dönüşünü engeller. Nöronlar arasındaki boşluklarda kalan bu nörotransmitterler merkezi sinir sistemini uyarmaya devam eder. Kokainin sebep olduğu mutluluk, beynin ödül merkezlerinde köklerini bulan iki nörotransmitter olan dopamin ve serotoninin birikmesinden kaynaklıdır.

5- Eroin

Eroin, kullanıcısında aşırı öforik hal ve kuvvetli hissetme durumuna sebep olur. Beyne girdiği anda, eroin, morfin isimli bir başka kimyasala dönüştürülür. Daha sonra morfin, mu opiod reseptörleri denilen moleküllere tutunur. Bu durum, beyinde bir sinyal şelalesi oluşturarak aşırı dopamin salınımına sebep olur. Beynin ödül merkezlerini uyaran dopamin, aşırı öforik hal durumunun ortaya çıkmasına neden olur. Eroinin zirve yaptırdığı bu hal, kullanıcıların aynı zirveyi tekrar tekrar aramalarına sebep olur ve her kullanımda uyuşturucuya dair geliştirilen tolerans artar. İşte bağımlılık da burada başlar, çünkü dopamin, geriye sürekli isteyen bir beyin bırakır.

6- Esrar

Esrar, ağrı ve mide bulantısını azaltırken insanlara öfori, rahatlama, açlık hissi veren THC isimli bir bileşik içerir. THC molekülleri, beyinde, CB1 kanabinoid reseptörleri isimli belirli reseptörleri etkiler. Bu reseptör kümeleri; özellikle de hareket koordinasyonu, bilişsel görevler, hafıza kaydetme, ödül merkezlerinden sorumlu çeşitli beyin bölgelerinde bulunur. Araştırmalara göre, THC molekülleri CB1 reseptörlerine tutunduğunda, bu durum çeşitli kimyasal taşıyıcıların aktivitesini engelliyor. Bu da, vücudun çeşitli parçalarında esrar kullanımının etkilerinin görülmesine sebep olur.

26 Şubat 2018 Pazartesi

Hormonlu sebze ve meyveler nasıl anlaşılır?

Meyve ve sebzelerin büyümesini hızlandırmak ve verimini arttırmak amacıyla bilinçsizce kullandığı hormon katkıları, insan sağlığını tehdit ediyor.

Bazı üreticilerin özellikle meyve ve sebzelerin büyümesini hızlandırmak ve verimini arttırmak amacıyla bilinçsizce kullandığı hormon katkıları, insan sağlığını tehdit ediyor. Pazar, market ve manavlarda satışa sunulan sebzelerin hormonlu olup olmadığı ise dikkat edilecek birkaç ayrıntıyla anlaşılabiliyor.
İŞTE LİSTE
Yetkililer, meyve ve sebzelerin mevsiminde ve bol olduğu zamanlarda yenmesi gerektiğini, renginin parlaklığı ve şekline inanılarak meyve sebze alınmaması gerektiğini ifade ediyor.
Yetkililer ayrıca domatesin 15 Ekim - 10 Kasım ve 10 Nisan - 5 Mayıs, patlıcanın 15 Kasım - 15 Mayıs ve kabağın 1 Kasım - 15 Mayıs tarihleri arasında tüketilmemesi gerektiğini belirtti.
Tarım Bakanlığı'nın sitesinde yer alan bilgilere göre, sebzelerin ve meyvelerin hormonlu olup olmadığı dikkat edilecek birkaç ayrıntıyla kolaylıkla anlaşılabiliyor. Bazısebze ve meyvelerin hormonlu olup olmadığının anlaşılabilmesi için şu bilgiler veriliyor:
Hormonlu gıdayı anlamanın yollları
Domates; kestiğimiz zaman içleri boşsa, meyve ucunda sivri memeler oluşmuş veya meyvenin şekli bozulmuşsa aşırı hormonlu olduğu anlaşılır. Ayrıca hormonlu domates dikine kesildiği zaman meyvenin ortasında beyaz bir tabaka görülür.
Salatalık; meyve şekilsiz, bir ucu kalın bir ucu ince veya yan yana yapışık meyveler görülür. Sebzenin içi sünger gibi, çekirdeği de koflaşmıştır. Yendiği zaman lezzetsiz bir tat verir.
Patlıcan; şekli bozuk, meyve yanında meme gibi şişkinlikler veya salatalıktaki gibi çift meyve oluşumu vardır ve etli kısmı sünger gibidir.
Patates; meyvenin şekli bozuk, patates yumrularında yapışıklık ve küçük yumrular vardır. Eğer aşırı hormon kullanımı varsa patatesin içinde kararmalar görülebilir.
Çilek; aşırı büyüklük, yapışık meyveler görülür ve ısırıldığında meyvenin içi boştur.
Karpuz; karpuzların çekirdek yerleri boştur ve yenildiği zaman aşırı nişasta kokusu duyulur.
Biberler; meyveler aşırı büyük ve etlidir. Çekirdek evi boş, etli kısmında ise domatesteki gibi beyazlı bir kısım görülür.

27 Şubat 2016 Cumartesi

Neden uyuruz?


Bazıları sekiz saate ihtiyaç duyarken bazılarına dört saat yetiyor. Ama herkesin nefes almak ve yemek gibi uykuya da ihtiyacı var. Fakat bilim insanları bunun nedenini hâlâ çözebilmiş değil.
Bu konuda ilginç teoriler ve ipuçları var. İpuçlarından en belirgin olanı, yeterince uyuduğumuzda kendimizi iyi, mahrum kaldığımızda ise çok daha kötü hissetmemiz. Birkaç günlük mahrumiyetin ardından uyku ihtiyacı öylesine ağır basar ki hiçbir şey uyanık kalmamızı sağlayamaz. Yapılan deneylerde bu haldeki insanların aşırı yüksek müzikte, ayakta, hatta tekmelenirken bile uyuduğuna tanık olunmuştur. Birkaç günlük uykusuzluk hali insanda kafa karışıklığı, unutkanlık ve halüsinasyona neden olur. (En uzun süreli uyanık kalma rekoru 11 gündür.)
Fakat yorulduğumuz için uyuduğumuzu söylemek acıktığımız için yemek yediğimizi söylemek gibi olur; uyuma nedenimiz budur, ama neden uykuya ihtiyaç duyduğumuz sorusunun yanıtı değildir bu.

Bellek yardımı

Son yıllarda ortaya çıkan bir teoriye göre uyku, yeni bellek oluşumunda ve pekiştirilmesinde önemli rol oynar. Hafıza sistemimiz psikolojik gizemini korurken, birçok araştırma uykunun perde arkasında bakım ve muhafaza işlevi gördüğünü iddia ediyor.
California Üniversitesi’nden Matthew Walker ve ekibi, deneklere bilgisayarda sırasıyla çeşitli şekiller gösteriyor. Deneklerin yarısı bu şekilleri sabah, diğer yarısı ise akşam izleyip ezberlemeye çalışıyor. Daha sonra laboratuvara dönen deneklerin sabahçı olanları tüm gün boyunca uyanık kaldıktan sonra, akşamcı olanlar ise gece uyuduktan sonra hafıza testine tabi tutuluyor. Uyumuş olanların şekillerin sıralamasını çok daha iyi hatırladığı ortaya çıkıyor.
Gün içindeki kısa uykuların da hafızayı güçlendirdiği düşünülüyor.
Bazı araştırmacılar uykunun tazeleme ve yeniden düzenleme yoluyla belleğimize yardımcı olduğunu ifade ediyor. Sıçanlara labirent içinde yol bulma eğitimi verilerken beyinlerinde gerçekleşen aktivite biçiminin gece uyku sırasında da tekrarlandığı görüldü. Buradan, gündüz edinilen tecrübenin uyku sırasında da tekrarlandığı sonucuna varıldı.
Dinlenmek ayrıca kötü deneyimlerin etkisinin azaltılmasına da yardımcı oluyor. Walker’in araştırmasında, kötü ve travmatik olayların yarattığı olumsuzluklarla beynin uyku sırasında baş etmeye çalıştığı da iddia ediliyordu.

Rüya alemi

Burada rüya olgusu da devreye giriyor. Belleğimizin uyku sırasında yaşadığı çılgın maceralar olarak ifade edebileceğimiz rüyaların, belleğin tazeliğini korumak için rastgele harekete geçmesi ve yaşanan olaylar arasında bağlantı kurma çabasının ürünü olduğu sanılıyor. Uyku mahrumiyetinin halüsinasyona yol açmasının nedeni de bu olabilir. Uyku yoluyla belleğimizi yeniden düzenleme fırsatından mahrum bırakıldığımızda rüyalar davetsiz bir şekilde uyanık dünyamıza girerek gerçek olanla olmayanı birbirinden ayırmamızı zorlaştırıyor.
Bütün bunlar aslında bazı verilere dayanan spekülasyonlar. Beynimize çeki düzen vermenin yanı sıra, vücudumuz uykuyu hasarlı hücrelerin onarımı gibi bazı düzenleme ve idare işlerini yapma fırsatı olarak da değerlendiriyor olabilir.
Bazı bilim insanları ise uykunun düzen ve onarım amaçlı olmadığını savunuyor. “Neden uyuyoruz?” sorusu yerine “Neden uyanığız?” sorusunun sorulması gerektiğini belirtiyorlar. Sıcak, güvende ve tok haldeyken, yani temel ihtiyaçlar giderilmişken etrafta dolaşmanın ve uyanık kalmanın enerji israfı olduğunu ifade ediyorlar.
Net olan şey, uykunun akıl ve beden sağlığı için gerekli olması. Herkesin ihtiyacı farklılık gösterse de ortalama 7 saat uyumak gerekiyor. Daha az uyuyanların kalp hastalıkları gibi bazı hastalıklara daha açık hale gelme riskinin yanı sıra yaşam sürelerinin de kısaldığı düşünülüyor.
Yani, bir dahaki sefere uyumak istediğinizde suçluluk duygusuna kapılmak yerine, uykunun size ne kadar iyi geleceğini düşünmek daha doğru olabilir.

18 Ocak 2016 Pazartesi

Gözde uçuşan cisimler neye işaret?


Herkes zaman zaman yaşamıştır, gözünüzde ilginç cisimler uçuşur. Bunların kaynağı nedir?
Bilimsel adını duymamış olabilirsiniz, ama gözde uçuşan şekilleri mutlaka görmüşsünüzdür. Bu uçuşan görüntülere tıp dilinde miyodizopsi denir. Nokta, ip, yüzen bir kuyruk ya da örümcek ağı şeklinde olabilirler. Bunlar birer optik illüzyon değildir, gerçekten de orada, gözünüzün içindedirler.

Gözün anatomisi

Bu sorunun nedenini anlamak için biraz göz anatomisine bakalım. Gözün ön kısmında kornea, hemen arkasında ise siyahımsı göz bebeği ve onu çevreleyen renkli iris tabakası vardır. Bu iki tabaka arasında ise göz sıvısı bulunur.
Gözün arkasında, ışığa karşı duyarlı hücrelerden oluşan retina tabakası vardır. Retinayı oluşturan sinir hücreleri, diğer adıyla nöronlar, ışığı algılayınca harekete geçer ve optik sinir yoluyla, gördüğünüz şeyle ilgili beyne bilgi gönderir. Lens ile retina arasında vitreus jeli adı verilen madde vardır.


Yabancı maddeler

Vitreus, çoğu sudan oluşan, jel kıvamında şeffaf bir maddedir. Göz sıvısından farklı olarak vitreus jeli yenilenmez. Doğduğunuzda sahip olduğunuz vitreusu ömür boyu kullanırsınız. Yani dışarıdan bir madde, kan ya da başka bir hücre vitreus jeline girdiğinde orada kalır. Bu parçacıklar, ışığın gözden geçtiği sırada retinaya gölge düşmesine neden olurlar. İşte gördüğümüz uçuşan cisimler bunlardır.


Yaş ilerledikçe buradaki jel yapısı bozulmaya uğrayıp daha sıvı bir hal alabilir. O zaman vitreus içine girmiş parçacıklar bir araya toplanıp yine retinaya gölge düşmesine neden olabilir.

Yaygın bir sorun

Uçuşan cisimcikler görmek oldukça yaygın sorundur. İngiltere’de yapılan bir araştırmada, göz doktorları ayda yaklaşık 14 hastanın bu şikayetle geldiğini belirtiyor. Akıllı telefon uygulaması üzerinden 603 kişiyle yapılan başka bir araştırmada ise bu kişilerin yüzde 76’sı uçuşan cisimler gördüklerini ifade etmiş, bunların üçte biri ise bunun görmelerini etkileyen bir sorun olduğunu bildirmişti.
İnsanlar bu sorunla yaşamayı öğrendiği ya da bu cisimcikler bir süre sonra ortadan kalktığı için göz doktorları bunu genel olarak zararsız buluyor.

Tartışmalı tedavi

Bazılarında ise bu sorun daha ciddi boyutlarda baş gösterdiği için görme bozukluklarına yol açar veya gelecekteki sorunların belirtisi olabilir. Yaşlılarda gözde uçuşan cisimlerin birden ortaya çıkması vitreus jelin retinadan ayrılmasının belirtisi olabilir. Bu durumda retinada yırtılma ve sonunda körlük olabilir.
Çoğu insan için uçuşan cisimcikler önemli bir sorun teşkil etmese de tedavi konusunda internette yapılan aramalarda yogadan, ameliyata, itriyum alüminyum garnet (YAG) lazerine kadar çeşitli yöntemler bulunacaktır. Bu lazer tekniği oftalmoloji alanında yaygınlık kazanmış olsa da bu sorunun tedavisinde ne kadar etkili olduğuna dair fazla araştırma yoktur ve ABD’de yetkili kurumlardan henüz onay almamıştır.
Uçuşan cisimlerin görmeyi önemli ölçüde etkilediği durumlarda vitrektomi adı verilen bir tedavi uygulanmakta ve gözdeki vitreus jeli yerine tuzlu su solüsyonu enjekte edilmektedir. Fakat vitrektomi de retina yırtılması ve katarakt gibi ciddi riskler içerdiği için ancak son çare olarak uygulanmaktadır.
2012’de İtalyan araştırmacıların yaptığı bir çalışmada, çoğu insan için uçuşan cisimler görme durumunun klasik yöntemlerle idare edilebileceği ve bu sorunun nedeni konusunda bilgilendirme ve endişeleri gidermenin yeterli olabileceği belirtiliyor.

17 Ocak 2016 Pazar

İlaca Dirençli Akciğer Kanseri 50 Kat Düşük Doz ile Tedavi Edildi


Paklitaksel adlı kanser ilacı daha etkili olmaya başladı. İlk duyulduğunda abes bir ifade gibi gelse de University of North Carolina’dan bilimciler ilacı hastanın kendi bağışıklık sisteminden elde edilmiş taşıyıcıların içine paketleyerek, ilacın vücudun defans mekanizmaları ile bozulmasını engelledi ve böylelikle tüm tümörün üzerinde etkili olmasını sağladı.

UNC Eshelman School of Pharmacy’den Doçent Elena Batrakova: “Bu, 50 kat daha az ilaç kullanarak hala aynı sonuçları alabileceğimiz anlamına geliyor.” diyerek ekliyor: ” Bu önemli, çünkü bu yolla hastalarımızı güçlü kemoterapi ilaçlarının daha küçük ve net miktarlarıyla tedavi ederek daha az ve hafif yan etkilerin görüldüğü, daha etkili bir tedavi sağlanacak.”

Batrakova  ve UNC Eshelman School of Pharmacy’nin Nanoteknoloji Merkezindeki ekibi tarafından yürütülen çalışma, vücudu hastalıklara karşı koruyan beyaz kan hücrelerinden elde edilen küçük kürecikler şeklindeki eksozomlara dayanmakta. Eksozomlar, hücre zarı ile aynı materyalden oluşmakta ve hastanın vücudu eksozomları yabancı madde olarak görmemekte; bu,  geçtiğimiz yüzyılda vücuttaki  ilaç dağıtım sistemlerinde plastik kaynaklı nanoparçacıklar kullanılırken karşılaşılan en büyük zorluğun üstesinden gelmekte.

Bu tekniği aynı zamanda Parkinson hastalığında potansiyel tedavi olarak kullanan Batrakova: “Eksozomlar, doğada mükemmel bir taşıyıcı olarak tasarlanmıştır.” diyor. “Beyaz kan hücrelerinden eksozomlar kullanarak, ilacı görünmezlik pelerini ile kaplayıp bağışıklık sisteminden saklıyoruz. Tam olarak nasıl yaptıklarını bilmiyoruz ama eksozomlar sahip oldukları her türlü ilaç direncini aşarak ve taşıdığı yükünü gerekli yere ileterek  kanser hücrelerine akın ediyor.”

Paklitaksel, Amerika’da meme, akciğer ve pankreas kanserinin birinci (başlangıç) ve ikinci basamak tedavisinde etkili bir ilaç olarak kullanılmakta. Saç dökülmesi, kas ve kemik ağrıları ve ishal gibi ciddi ve hoş olmayan yan etkiler yaratabilmekte ve hastalarda ciddi enfeksiyon riskine sebep olabilmekte.

Batrakova’nın ekibi, araştırmalarında fare beyaz kan hücrelerinden eksozomu çıkararak içlerini paklitakselle yüklediler. Sonrasında, eksoPXT adını verdikleri ilaçlarını petri kaplarında birden fazla ilaca dirençli kanser hücrelerinde denediler. Ekip, mevcut kullanılmakta olan paklitaksel formulasyonundan 50 kat daha az eksoPXT kullanarak, aynı kanser yok edici etkiyi gözlemledi.

Araştırmacılar sonrasında tedaviyi ilaca dirençli akciğer kanserine sahip fare modellerinde test ettiler. Akciğerlere nüfuz edişini gözlemlemek için eksozomları bir boya ile yüklediler ve eksozomların kanser hücrelerini araştırıp bulmak ve işaretlemekte titiz olduklarını gördüler.  Bu da onları hem şaşırtıcı derecede iyi bir teşhis aracı hem de güçlü bir terapötik araç haline getiriyor.

15 Ocak 2016 Cuma

Plasebo Etkisi Nedir?


Çoğumuz yalnızca kendimizi iyi hissetmediğimiz zaman doktora gideriz. Sıramızı bekleriz, muayene oluruz, neyimizin olduğunu ve ne yapmamız gerektiğini öğrenmek isteriz. Genellikle bu sürecin sonunda elimize bir reçete tutuşturulur. Kendimizi iyi hissettiğimiz sürece doktorun reçeteye yazdığı ilaçların içinde ne olduğu hakkında çok fazla düşünmeyiz. Doktorun en iyisini bildiğine güveniriz.

Peki, bu güven iyileşme sürecinde ne kadar rol oynar? Reçetedeki ilaçları işe yarayacağına güvenerek aldıktan sonra, ya aslında doktorun yazdığı ilaçların iyileştirme etkisinin kanıtlanmadığını öğrenirseniz? Ama iyileştiniz. O hapları aldıktan sonra iyi olacağınızı ummuştunuz, umduğunuz başınıza geldi.
İşte “plasebo etkisi“nin temel fikri bu. Plasebo etkisi, kişinin hastalığı için kanıtlanmış tedavi edici bir etkisi olmamasına rağmen bir ilacı aldığında kendisini iyileştirebileceği algısının oluşmasıdır. Plasebo kelimesi, Latince’ de “memnun edeceğim” (şikayetlerden kurtaracağım) sözünden türediği için ilaçlar ve tedavi kendi başına bir plasebo olarak adlandırılır. Plaseboların birkaç farklı çeşidi vardır. Etken maddesi olmadığı için farmakolojik olarak etkisiz olanları vardır. Bunlar genellikle şeker gibi temel bileşenler içerir (şeker hapı terimi de buradan gelir). İçinde aktif bileşenler olup hastanın özel durumu üzerinde işe yaradığı ispatlanamayan ilaçlar da plasebo sayılabilir. Ameliyat, enjeksiyon ve diğer tıbbi müdahaleler şeklinde olan plasebolar bile var. Bazıları tamamlayıcı ve alternatif tıbbın da plasebo sayıldığını düşünüyor.
Plaseboların hastaların %30’unun üstünde işe yaradığı görülmüş, bu nedenle yıllarca doktorlar tarafından kullanılmışlar. Aslında çoğu zaman plasebolar, hastanın acısını hafifletmek için doktorun, ilgisi ve desteği dışında, önerebileceği tek şeydir. Bazı araştırmacılar plaseboların psikolojik bir tepkiyi harekete geçirdiğine inanıyor. İlaçları alınca kendinizi iyileşmiş hissetmeye başlıyorsunuz. Ama son zamanlarda yapılan araştırmalar plaseboların fiziksel etkilere de sebep olabileceğini gösterdi. Bu nedenle bazılarına göre doktorların plasebo ilaçları reçeteye yazmasında hiçbir sakınca görmüyorlar. Ne de olsa doktor hastasına yardım ediyor. Ama diğerleri bu uygulamanın zararlı olduğunu ve etik olmadığını, aldatıcı hatta kanuna aykırı olduğunu düşünüyorlar.
Plaseboların işe yarayabildiğini uzun süredir biliyor olmamıza rağmen nasıl ve niçin işe yaradığını kısa bir süredir düşünerek bir sonuca varmaya başladık.

Plasebo etkisi: hepsi kafamızın içinde mi?

plasebo-etkisi-bilimfilicom-1Plasebo etkisini açıklayan kuramlardan biri “özne- beklentisi” etkisidir. İnsanlar ilaç aldıklarında sonucun ne olması gerektiğini zaten bildikleri için sonucu bilinçsiz bir şekilde değiştirebilirler. Ya da netice öyle olmasa bile öyle olduğunu söyleyebilirler. Bir başka açıklama da klasik koşullanmadır. Plasebo etkisini deneyimleyen kişilerde placebo ilaç aldıklarında hastalık belirtileri hafifler. Yani ilaç alarak iyileşmeyi öğrenirler, ilacın gerçekten işe yarıyor olması o kadar önemli değildir.
“Özne- beklentisi” etkisi ve klasik koşullanma birbirine oldukça benziyor. İki açıklamada da hastanın sonuç beklentisi var. “Özne- beklentisi” etkisi öznel çünkü sadece kişinin söylediklerine dayanıyor. Ama plasebo almanın ölçülebilen fiziksel etkilerinin olması klasik koşullanma teorisini güçlendiriyor.
2002’de Amerika’ının Kaliforniya eyaletindeki UCLA Nöropsikiyatrik Enstitüsü‘nde yapılan bir araştırmada iki hasta grubuna deneysel antidepresan verilmiş üçüncü gruba plasebo verilmiş. İlaçları aldıktan birkaç hafta sonra her grubun beyin aktivitesi electroencepholography (EEG) kullanılarak ölçülmüş. Plaseboya olumlu tepki verenlerin beyin aktivitesinin ilaca olumlu tepki verenlerden daha büyük bir artış gösterdiği saptanmış. Bu aktivite ayrıca beynin prefrontal korteksi merkezliymiş. Bütün bunların sonucunda UCLA araştırmacıları çalışmasının sonuçlarının beynin plasebo ile kandırılamayacağını gösterdiğini şeklinde yorumlamışlar. Yani aslında beyin ilaca ve plaseboya farklı şekilde cevap veriyor.
Pek çok araştırma, ağrıyı azaltmak için beynin plaseboya nasıl tepki verdiğini incelemiş. En etkili olanlardan biri 2004’te Michigan Üniversitesi`nde yapılan bir çalışma. Bu çalışma plasebo etkisinin beynin kendisinin sahip olduğu doğal ağrı kesiciler olan endorfinlerle ilgili olduğunu gösterdi. Bu çalışmada sağlıklı deneklere ağızdan ağrılı ama zararsız bir enjeksiyon verilirken beyinleri de PET tarayıcısı ile tarandı. Deneklere ağrı seviyelerinin oranı soruldu ve araştırmacılar beyin taraması boyunca ağrıyı belli bir seviyede tutmak için farklı oranlarda tuz enjekte ettiler. Daha sonra deneklere ağrı kesici olarak düşündükleri şey verildi ve hepsi plasebo aldıktan sonra ağrı seviyelerinde bir azalma deneyimlediğini söyledi. Ama ayrıca beynin ağrıya cevap veren endorfin reseptörlerinin bulunduğu alanlarında da bir değişiklik görüldü. Ağrı kesici beklentisi beynin ağrı kesme sisteminin aktif hale gelmesine neden oldu.
Plasebo etkisine olan duyarlılık genetik olabilir. 2008 yılında İsveç’te Upsala Üniversitesi‘nde gerçekleştirilen bir çalışmada sosyal kaygı bozukluğu olan küçük bir grup test edildi. Plasebo içeren bir tedaviden sonra bütün denekler tryptophan hydroxylase-2 adında değişken bir gen için test edildi. Bu gen ruh halini düzenleyen serotonin nörotransmitterinin üretilmesinden sorumludur. Plaseboya olumlu cevap veren deneklerin büyük çoğunluğunda bu genden iki tane varken plaseboya cevap vermeyenlerde hiç yok. Geçmiş bir çalışmada da, bu genden iki taneye sahip olanların daha az kaygı duydukları görüldü.
Plasebolar yalnızca beyindeki ölçülebilir etkilerle sonuçlanmakla kalmaz, ayrıca ağrı ve belirtilerin kesilmesi için kasların ve sinir hücrelerinin de gevşediği görülmüştür. Bu yüzden plasebo etkisi aslında kafamızın içinde amayalnızca psikolojik değil, fizyolojik bir yanı da var.

Araştırmalarda Plasebolar

plasebo-etkisi-bilimfilicom-2Plasebolar genellikle ilaçların ne kadar işe yaradıklarını (yani etkinlğini) belirlemek için klinik ilaç deneylerinde kullanılır. Plasebo kullanılan kontrollü deneylerde iki farklı denek grubu gerekir. Bir grup denenen ilacı alırken diğer grup plasebo alır. Deneye bağlı olarak plasebo etkisiz bir bileşen içerebilir ya da aktif bir ilaç olabilir. Bu deneylerçifte körlük yöntemiyle yapılır. Oluşabilecek ön yargılardan kaçınmak için ne denekler ne de araştırmacılar hangi grubun hangi maddeyi aldığını bilmez. Eğer araştırmacılar plasebo verdikleri grubu bilirlerse, denekler üzerinde oluşacak etki hakkında şüpheye düşebilirler.
Eğer ilacın sonuçları, güvenlik önlemleri gibi diğer kriterler de göz önünde bulundurulduğunda, plasebodan önemli derecede daha iyi olursa, genellikle ilacın başarılı olduğu düşünülür. Plasebolarçoğunlukla zihinsel hastalıkların tedavisinde kullanılan ilaçların denenmesinde uygulanır. Bu tip ilaçlar denenirken özellikle plasebo etkisinin güçlü olduğu düşünülür. Bu nedenle denenen bir ilacın aslında hâlihazırda kullanılanlardan daha iyi olup olmadığını belirlemek zor olabilir.
Son zamanlarda bazı araştırmacılar plasebo kontrollü klasik deneylerin ilaçları test etmede etkili bir yol olup olmadığını sorgulamaya başladı. Eğer plasebo ilaçtan daha iyi bir performans gösterirse, bu durum ilacın gerçekten etkisiz olduğunu mu gösterir? Herkes o şekilde düşünmüyor. Dr. Ted Kaptchuk şöyle diyor: “İlacın işe yaradığından emin olduğumuzda bile aktif bir ilaç standart bir deneyde plasebodan daha iyi olmayabilir.” Bunun tam tersi de doğru olabilir. Yapılan bir deneyde ilaç plasebodan daha iyi bir performans gösterdi, bu nedenle araştırmacılar doğal olarak ilacın etkili olduğu kararını verebilirdi. Ama aynı olumlu sonuç beklentisiyle başka bir denek grubuna ne olduğu söylenmeden ağrı kesici verildi ve işe yaramadığı görüldü. Yapılan başka çalışmalar hastalar ne kullandığını bilmediklerinde bazı ilaçların beklendiği kadar işe yaramadığını gösterdi.
Plasebo kontrollü deneyleri eleştirenler, aslında plasebo etki diye birşey olmadığını çünkü birçok hastalığın tedaviye gerek kalmadan kendiliğinden iyileştiğini söylüyor. Bütün pozitif sonuçları plaseboya atfetmenin yanlış olduğunu ve klinik bir deneyde plasebo etkisini doğru bir şekilde ölçmek için şimdiye kadar hiçbir tedavi görmemiş üçüncü bir denek grubuna ihtiyaç olduğunu öne sürüyorlar. Plasebo etkisinin destekçileri ise placeboların yalnızca gerçek hastane koşullarında gösterilebileceğine inanıyor. Çünkü klinik deneylerde deneklerin plasebo alabilecekleri konusunda bilgilendirilmesi gerekiyor.
Sözün özü, hangi düzenekte olursa olsun plasebo kullanımı oldukça karışık. Ama plasebo kullanımı düşündüğünüzden daha da yaygın.

Plaseboların Reçeteye Yazılması

plasebo-etkisi-bilimfilicom-3Doktorlar yıllardır reçetelere plasebo yazmasına rağmen bunlar hakkında çok fazla konuşmuyorlardı. Araştırmacılar plaseboların klinik kullanımı hakkında çalışmaya başlaması oldukça yeni sayılır. Bu türden ilk araştırma bir tıp fakültesi öğrencisi ve bir fizikçi tarafından 2007 yılının sonlarına doğru Chicago Üniversitesi‘nde gerçekleştirildi. Bu çalışma Chicago bölgesindeki hastanelerde yaklaşık 200 doktorun %45’inin tıp hayatlarının birçok noktasında reçeteyle plasebo yazdığını gösterdi. Reçeteye yazmasalar bile hemen hemen bütün doktorlar plaseboların tedavi edici bir etkisinin olduğuna inanıyor. 2008 yılının Ekim ayında gerçekleştirilen başka bir çalışmada da benzer sonuçlar görüldü. Amerika Birleşik Devletleri’nde 600 den fazla doktorun yarısı bir ankette reçeteyle plasebo yazdığı cevabını verdi.
Doktorlar genellikle hastalarını başka türlü rahatlatamadıkları durumlarda reçeteye plasebo yazar. Böyle hastalar ya yan etkilerinden dolayı var olan ilaçları alamıyor ya da hazırda etkili bir ilaç bulunmuyor. Örneğin sürekli yorgunluktan yakınan bir hastaya, doktor bu belirtilerin altında yatan sebebi bulamamışsa, muhtemelen vitamin almasını önerir. Dr. Danielle Ofri’nin 2008 araştırmasına göre hastaların bazılarında vitaminlerin işe yarıyor ve vitamin almanın hiçbir dezavantajı yok. Vitaminler kesinlikle insanlar için yararlı, fakat yorgunluğa çare olduklarına dair bir kanıt yok.
Doktorların reçeteye plasebo yazmalarıın başka bir nedeni ilaç arsızı hastaların ısrarlarıdır. Ama bazen gerekmediği halde ilaç almak faydadan çok zarar getirebilir. Bunun en yaygın örneği, bir virüs nedeniyle soğuk algınlığına yakalandığında hastaya antibiyotik verilmesidir. Antibiyotikler yalnızca bakteriyel hastalıkların tedavisinde etkilidir, virütik hastalıklarda işe yaramaz. Ama birçok hasta her ne olursa olsun antibiyotiğe ihtiyacı olduğunu düşünüyor. Böyle durumlarda antibiyotik veren doktorlar, hastanın bağışıklık sistemi zayıfladığı için nasılsa sonunda bakteriyel bir enfeksiyona yakalanacağını ileri sürüyorlar. Ama antibiyotiğe dirençli bakterilerve yalnızca gerektiğinde antibiyotik verilmesinin önemi hakkında daha çok şey öğrendikçe bu uygulamanın azaldığı görülüyor.
Doktorun reçeteye yazdığı plasebo çoğu zaman bir şeker hapı değil. Araştırmalara göre en yaygın iki plasebo ağrı kesici olan aspirin ve vitamin benzeri haplar. Bazı doktorlar plasebo olarak antibiyotik ve yatıştırıcıları da reçeteye yazıyorlar. Eleştirenler bunların hiç birinin gerçekte plasebo olmadığını çünkü doğrudan o hastalıkta işe yaramasa bile hepsinin bir şekilde aktif bileşen içerdiğini söylüyorlar.
Elbette ki plasebo kullanımı oldukça tartışmalı bir konu. Reçeteye plasebo yazmanın ahlaki boyutu da var.

Reçeteyle Plasebo Vermeyle İlgili Tartışmalar

Amerika Tıp Birliği 2006 yılında plasebolarla ilgili bir politika oluşturdu. Bu politikaya göre hasta bilgilendirildiği ve kabul ettiği sürece teşhis ve tedavi için plasebo kullanılabilir. Burada eleştirilmesi gereken en büyük nokta doktorların hastanın o anki durumuna iyi gelip gelmeyeceği kanıtlanmamış bir ilacı vererek aslında onlara yalan söylemesi.
Peki, doktorlar Amerika Tıp Birliğinin politikalarını çok katı bir şekilde uygularlarsa ne olur? Hastalarına aslında onlara verdikleri şeyin içinde ilaç olmadığını ya da onların hastalığı üzerinde işe yarayıp yaramadığının bilinmediğini söylemek zorunda kalırlar. Bazı araştırmacılar bu durumun plasebo etkisini psikolojik yönden sekteye uğratacağına inanıyorlar. Ama bazıları, özellikle plaseboların klasik koşullanma yoluyla çalıştığına inananlar, ilacın aslında plasebo olduğunu açığa vurmanın ilacın işe yaramayacağı anlamına gelmediğini söylüyorlar.
Çok az sayıda doktor reçeteye plasebo yazdığı hakkında açıkça konuşur ama bu doktorlar genelde hastalarına doğrudan yalan da söylemezler. İlaçta hastalığa iyi gelebilecek bir şeyin olduğunu fakat tam olarak nasıl işe yaradığını bilmediklerini söylerler. Plasebo kullanımını destekleyenler bunun bir yalan olmadığını, bazı durumlarda yararlı olduğunun bilindiğini söylüyor. Amerika Tıp Birliği politikası doktorlara, hastalarına plasebo etkisini açıklamalarını ve herhangi bir tedavi boyunca plasebo kullanmak için hastaların onayını almaları gerektiğinibelirtiyor. Bu yolla, hastalar tam olarak ne zaman plasebo kullandığını bilmeyecek ve aynı zamanda plasebo etkisinden yararlanabilecekler.
Reçeteye plasebo yazmanın bir başka temel problemi ise, placebo etkisinin nüfusun yarısından fazlasının üzerinde işe yaradığının gösterilememesi gerçeğidir. Eğer doktor plasebo verir ve işe yaramazsa hem hasta hem de doktor tedavi bulma çalışmasında başladıkları yere dönmüş olurlar. Eğer doktor plasebo vermeye devam ederse hem hastanın güveni sarsılabilir hem de gelecekte vereceği bir ilacın iyileştirici etkisini azaltabilir. Üstüne üstük plasebolar genellikle kısa vadelidir, kronik hastalıklarda işe yaramazlar.
Antibiyotik ve yatıştırıcıların plasebo olarak verilmesi de gerçekten büyük bir tehlikedir. Şeker hapı, aspirin ya da vitaminler büyük problemlere yol açmazlar, ama antibiyotik ve yatıştırıcılar yarardan çok zarar verebilir. Kişinin hastalığında işe yaramasa bile birçok yatıştırıcı alışkanlık yaptığı için kişi ilaca bağımlılık geliştirebilir. Gerek olmadığı halde antibiyotik veren doktorlar, MRSA gibi antibiyotiğe karşı dirençli bakterilerin daha da dirençli olmasına katkıda bulunurlar.
Tartışmalar yalnızca plaseboların ne içerdiği hakkında değil, ayrıca doktorların ve araştırmacıların placeboları kullanmaya devam edip etmemeleri konusunda da sürüyor. Hatta plasebo kullanımını destekleyenlerin bazıları plasebo kelimesi yerine “zihin-beden ilacı” ya da “bütünleşik iyileşme” terimlerinin kullanılması gerektiğini savunuyor. Görünüşe göre pek çok insan plasebo etkisinin işe yaradığına inanmaya devam ediyor, bu nedenle placebo kullanımının yakın zamanda azalması beklenmiyor.

Popular Posts