Kişisel Gelişim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kişisel Gelişim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Kasım 2018 Pazartesi

Zengin olabilmek için bilmeniz gereken 7 İpucu


Zengin olmak; olağanüstü yüksek gelir, sabır, disiplin ve çalışkanlık gerektirir. Tüm bunlar zengin olabilmenin önündeki su götürmez gerçeklerdir. Olağanüstü yüksek gelire ulaşabilmek için, disiplinli çalışma, doğru hedefler, sabır ve birikim izlenmesi gereken en önemli noktalardır; bunların dışında zengin olmanızı sağlayacak sihirli bir formül elbette yoktur, ancak bu yazıdaki bazı ipuçlarıyla zengin olabilme hedefinize doğru mantıklı bir yolda ilerleyebilirsiniz.

Net Bütçenizi Oluşturun

İlk yapacağınız net bütçenizi oluşturmanız olacaktır. Bütçenizin kontrolünü ele alın. Düzenli bir kişisel finans planı yapın, böylece her ay paranızın nereye, ne miktarda gittiğini düzenli olarak takip edebilirsiniz. Kişisel finans planının nasıl oluşturulacağına dair bir yazıyı buradayayımlamıştık. Servet kazanabilmek için önce kendi imkanlarımızı kullabilmemiz gerekir, hemen bir kişisel finans planı hazırlamaya başlayın.

Paranızı Akıllıca Kullanın

Emekli olabilmek için sosyal güvenlik primlerinizi aksatmadan ödeyin, gelecekte ne kadar doğru bir karar aldığınızı göreceksiniz. Emeklilik hesabı dışında, finansal piyasalarda da yatırım yapabilirsiniz. Hisse senetleri, tahviller, yatırım fonları ve borsa yatırım fonları gibi risk toleransı bütçenize en uygun yatırım seçeneklerini kullanabilirsiniz.

Düzenli Tasarruf Yapın

Zengin olmanın tek yolu sürekli para kazanmak değildir. Düzenli tasarruf önemlidir, Türkiye’de birçok bankanın çeşitli özelliklerle birikim planları vardır. Bu planları araştırıp, uygun bir bankayla düzenli olarak paranızdan tasarruf edip, birikim yapabilirsiniz. Çoğu bankaya talimat verdiğinizde, maaş gününüzde belirli bir miktar parayı otomatik olarak çekip, birikim hesabınıza aktarabiliyor, bu size kolaylık sağlayacaktır.

Gelirinizi Maksimuma Çıkarın

Gelirinizin artışı önemli bir diğer noktadır. Hali hazırda bir işiniz varsa ve maaşınız konusunda şimdilik yapabileceğiniz bir şey yoksa, ek imkanları araştırın. Örneğin, bir blog açarak işiniz ya da aldığınız eğitim alanına dair yayınlar yapabilirsiniz. İçerik yayıncılığı günümüzde oldukça önemlidir ve kişisel blogculara oldukça güzel gelirler sağlamaktadırlar. Eğer bir blog açmaya karar verirseniz bizimle hemen paylaşın, ilk okuyucularınız biz olalım!
Bu örneği şu anda bilgisayar ve internete erişip yazımızı okuyabildiğiniz için verdik yani bunu yapabilmenizin önünde pek engel görünmüyor, daha farklı yollarda araştırabilirsiniz fakat ekstra gelir kazanabilmek için kesinlikle gereksiz harcamalarda bulunmayın. Mantıklı hareket edin.

Giderlerinizi Azaltın

Mümkünse, gereksiz harcamalarınızı belirleyerek ortadan kaldırın. Yiyecek, sağlık masrafları gibi yaşamsal önemi olan harcamalar dışındaki tüm giderlerinizi ortaya koyun ve sıkı bir ele yaparak bunları azaltın. Bazı giderlerinizi kısmak eğlenceli olmasada gelecekte sizi fayda sağladığını görebileceksiniz.

Neredeyse Her Şey Hazır

Tüm önemli noktaları neredeyse bitirdik. Artık aklınızda tasarruflarınız, ekstra gelirleriniz ve bütçeniz için önemli düşünceler var. Tüm bu yazılanları unutmayın, uzun vadede kazanan siz olacaksınız.

Son

Zengin olabilmek için parayı düşünmek önemlidir. Paranızın ne kadar harcandığı, ne kadarının elinizde kaldığı oldukça önemlidir. Bugün tutumlu olmak, uzun vadede sizi zenglinliğe götürebilecek en önemli yol olacaktır. Hayatınızdaki mali sorumlulukların tümü sizin elinizdedir. Tasarruf yapabilmek ve daha fazla para kazanabilmek için hiç kimseye ihtiyacınız yoktur. Eğer ne kadar hızlı harekete geçerseniz o kadar çok tasarruf yapmaya başlayabilirsiniz.
Son bir tavsiyemiz daha olacak; Hemen başlayın.

Spor Bahisleri ile Geçinmek Mümkün Mü?


İstatistiklere göre spor bahisçileri sene boyunca paralarının yüzde 90’ını kaybediyor. Buna rağmen başlıktaki sorunun cevabını ele alıyoruz.



Ülkemizde futbol, basketbol ve tenis gibi birçok yerli ve yabancı spor müsabakaları üzerinde bahis oynanmasına gerek fiziki bayiler gerekse de internet bayileri üzerinden yasal olarak izin veriliyor.
Spor bahisleri oynayarak para kazanmanın mümkün olup olmadığı pek çok kişi tarafından merak edilirken, sorunun tahmin edilen cevabı oldukça rahatsız edici olabiliyor. Zira spor bahisçilerinin büyük çoğunluğunun para kaybetme ihtimallerinin çok yüksek olduğu bilinen bir gerçektir. Öyle ki istatistiklere göre spor bahisçilerinin büyük çoğunluğu yıl boyunca paralarının yüzde 90’ını kaybetmektedir.
Spor bahisleri oynayarak para kazanmanın mümkün olup olmadığı sorusuna kısa bir cevap vermek gerekirse; evet, spor bahislerinden para kazanmak mümkündür.
Örneğin, bahis şirketleri bahisçilerden aldıkları komisyonlarla para kazanıyor. Spor analistleri, bahisçiler için olasılıklar derleyerek para kazanıyor. Yazılımcılar, çeşitli bahis uygulamaları geliştirerek kazanç elde ediyor.
Bu liste uzayıp gider…
Ancak bunların, bahis yapan ve gelirlerini katlama hayali peşinde koşan ya da bir gün bahis yaparak zengin olmayı arzulayan spor taraftarları için tatmin edici bir cevap olmadığının farkındayız.
Olası kayıplar göz önüne alındığında, spor bahisleri yaparak para kazanmanın dört kilit faktörü bulunuyor: bilgi, zaman, para yönetimi ve planlı takip.
Uzun vadeli kârlı bahis stratejileri geliştirmek ve matematiksel hesaplamalar yaparak doğru bahis oranlarını bulmak mümkün olabilir. Tabii burada sorulması gereken esas soru, bu yolda gerekli bilgiyi elde etmek için sabrınız (ve zamanınız) olup olmadığıdır, çünkü sadece bilgi güçtür ve bilgi olmadan, şans da yoktur.
Bununla birlikte, DFSBoss sitesine göre, spor bahisçilerinin para kaybetmelerinin bir numaralı sebebi, kötü bahislerden değil, para yönetimi bilgilerinin zayıf olmasından kaynaklanıyor.
Bunu destekleyecek türden bilgiler popüler bahis kitaplarında da yer alıyor. Spor bahisleriyle ilgili herhangi bir kitap okuduysanız, neredeyse tüm yazarların kitaplarındaki bir bölümü para yönetimine ayırmış olduğunu görebilirsiniz.
Para yönetiminden kasıt bahisçilerin tek ya da birkaç müsabakaya aynı anda para yatırmaması, bunun yerine finansal durumlarını riske atmayacak düzeyde belirli bir tutar belirleyerek uzun vadeli hedefler ve doğru analizlerle planlı bir şekilde hareket etmeleridir.
Mobil bahis sitesi Turboluck, futbol ve basketbolun, en çok bahis yapılan iki spor türü olduğunu belirtiyor. Aynı zamanda profesyonel spor bahisçilerinin, muhtemelen uzun vadede kâr elde etmek için en zorlu iki spor olduğunu söyleyecekleri alanlar da futbol ve basketbol olacaktır.
Bir bakıma, futbol ve basketbol hem popüler hem de müsabakaların daha sık takip edildiği alanlar oldukları için kazanç anlamında avantajlıdır. Ama elbette yeterince takip edilmediği sürece bu alanlardaki müsabakalarının sonuçları bahisçiler için felaketlerle sonuçlanabilir. Bu nedenle bahisçilerin müsabakaları ve spor alanlarında yaşanan genel gelişmeleri planlı bir şekilde takip etmeleri son derece önemlidir.
Büyük maddi kayıplar göz önünde bulundurulduğunda, kazanan bir spor bahisçisi olmak için ne yazık ki garantili yollar yoktur. Bahis oynamak risklidir ve büyük olasılıkla para kaybetmenize neden olur. Ancak bilgi, zaman, para yönetimi ve takip disiplini kayıpları azaltmak için atılması gereken en önemli adımlar arasında olmalıdır.
Son olarak, bahisçilerin düzenli bir gelir elde etmek ya da zengin olmak umutları yerine, eğer gerçekten istiyorlarsa finansal durumlarını etkilemeyecek miktarlarda bu alana katılmayı tercih etmeleri en doğru tavsiye olacaktır.

Meşgul olmak, değer üretmek demek değildir


Bill Gates: Ben genelde tembelleri işe alırım. Çünkü tembel insanlar, bir işi yapmanın en kolay yolunu her zaman bulurlar.


Meşgul olduğunuz, bir değer ürettiğiniz anlamına gelmiyor.
Bill Gates, çağımızın en başarılı iş adamı. Microsoft, günümüz dünyasının en değerli şirketlerinden biri. Ve Gates, servetinin çoğunu bağışlara kullanmasa, kendisi hala dünyanın en zengin insanlarından biri olacaktı. Financial Times’ın Bill Gates için hazırladığı bir profil var.
Bu profilin bir yeri özellikle dikkat çekiyor:
Ona, son gelişmelerle ilgili hiç rahatsız hissettin mi diye sordum. Bana garipsercesine baktı ve “Hayır, çünkü ne gerekirse okur ve istediğim her şeyi öğrenirim.” Daha sonrasında söz konusu alanın uzmanlarıyla sohbet ederim, genelde bana bir şeyler öğretmeye vakit ayıracak kadar kibardırlar. “İmmünoloji -ki gerçekten ilginç bir alan- hakkında çok fazla okumam gerekti” deyip keyifle gülümsedi ve çizburgerinden bir ısırık aldı.
Gates önce bireysel okumadan, daha sonra ise uzman görüşü almadan bahsediyor. Gates, Microsoft’u yönetriken de çok okurdu. Okumak, milyarder iş adamı için o kadar önemliydi ki yılda iki kez kendini izole edip sadece okuma yaptığı tatillere çıkardı. Ne çalışanlarıyla, ne iş arkadaşlarıyla konuşurdu, hatta ailesiyle bile iletişimi keserdi.
Wall Street Journal, Bill Gates’in meşhur “düşünme haftalarındaki” günlük programını şöyle anlatıyor:
Gates, sabah kalkar kalkmaz Microsoft mühendislerinden, yöneticilerinden, ürün müdürlerinden gelen raporları inceleyip ön kapaklarına notlar alıyor. Kahvaltıyı yapmadan, ayakkabılarını dahi giymeden yukarı kattaki ofisine çıkıp daha fazla rapor okuyor. Öğlen ve akşam yemekleri saatlerinde tekrar aşağıya inip Olympic Mountains manzaralı mutfağında bir yandan yemek yerken, diğer yandan yine rapor okumaya devam ediyor.
Bugün perşembe, öğle yemeğinde kızarmış peynirli sandviç ve deniz tarağı çorbası var. Bir hafta içinde tükettiği en temel şeyin şişe şişe diyet Orange Crush (gazlı bir içecek) olduğunu söylüyor. Düşünme Haftasının dördüncü gününde Bay Gates, kimi zaman 18 saat aralıksız mesai yapıp tam 56 rapor okur. Öğrendiğimiz kadarıyla haftalık rekoru 112 rapor imiş. ‘Bu hafta rekorumu egale edebilir miyim bilmiyorum ama yüzü göreceğim gibi’ diyor. Okunmamış raporlar arasında şöyle şeyler de var: Microsoft’u Sarsacak 10 Fikir.
Gates’in Microsoft’daki işe kod yazmak veya satış yapmak değil. Doğru ve sağlıklı kararlar vermek. Gates, bugün bile aşı geliştirmeye odaklanmıyor. Onun odaklandığı şey elindeki sermayeyi doğru kanallara aktarabilmek ve doğru alanlara doğru yatırımlar yapmak. Daha sonra yoldan çekiliyor. Onun için önemli olan doğru kararı verebilecek kadar bilgili olmak.
Ve doğru karar verebilmek için her şeyden önce düşünmeye ihtiyaç var. Gates, ellerini değil kafasını kullanan bir insan. Haliyle zamanının ve enerjisinin çoğu bu işe gidiyor.
Kendisi hiç meşgulmüş gibi durmuyor, bu da problem değil zaten. Üretken olmak, modern dünyada farklı bir anlam kazanmış durumda.
Birçoğumuz ellerimizle değil, beyinlerimizle bir şeyler üretiyoruz. Günün sonunda ortada somut bir şey olmuyor. Fakat birçok insan hala meşgul olmayı üretken olmakla bir tutuyor.
Biz de diyoruz ki; bir “bilgi işçisinin” üretken bir gününün, meşgul bir gün olmasına gerek yok. Bütün gün ofis koltuğunuzdan kalkmamış olsanız bile yan taraftaki iş arkadaşınızdan daha fazla değer üretmiş olabilirsiniz. O, isterse gün içinde 30 tane toplantıya katılmış olsun.
Günümüzde üretkenlik hala fiziksel aktiviteye, bir yerde fiziksel olarak bulunmaya veya durmaksızın bilgisayar başında bir şeyler yazmaya endeksleniyor. Fakat bu doğru değil. Düşünmeksizin bir şeyler yaparak değer üretemezsiniz. Ara ara “meşgul olmayı” bırakmanız gerek.
Tim Ferriss Show‘a konuk olan ünlü girişimci Derek Sivers, çok güzel bir şey söylüyor:
İnsanlar ne zaman benimle konuşsalar lafa ‘biliyorum, çok meşgulsün ama…’ diye başlıyorlar, halbuki meşgul değilim. Çünkü zamanımın kontrolü benim elimde. Onu ben kontrol ediyorum. ‘Meşgul olmak’ bana biraz zamanın kontrolünü kaybetmek gibi geliyor, biliyor musun? Hani dersin ya, ‘Aman Tanrım, çok meşgulüm! Şimdi bu halta ayıracak hiç zamanım yok!’ İşte bu, zamanını kontrol edemeyen bir insanın söyleyeceği bir şey.
Meşgul olmak, değer üretmek demek değildir. Meşgulseniz meşgulsünüzdür işte.

4 Ekim 2018 Perşembe

Bir gün öncesinden sınav hazırlığı neden işe yaramaz?


Kendi beynimizi tanıdığımızı sanırız; ama iş hafızaya gelince araştırmalar tersini gösteriyor. Bulgular birçoğumuzun öğrendiğimiz şeyin hafızamızda yer etmesini engelleyen bir yöntem izlediğimizi gösteriyor. Neyse ki bu araştırma en iyi öğrenme şeklini de ortaya koyuyor.

Hepimiz hayatta zor bir sınavla karşılaşmışızdır mutlaka. İster okulda sınav olsun, ister üniversite finali ya da işimizle ilgili bir test, hep şu öğüt verilir: Çalışma planı yapın. Plan yaparak test hazırlıklarınızı sınav öncesi bir-iki yoğun çalışma dilimi yerine daha geniş bir zamana yayın.

Bu doğru bir tavsiye olsa da çoğumuz uymayız ona. Bu konuda yapılan bir ankete katılan öğrencilerin yüzde 99’u hazırlıklarını bir gün öncesine sıkıştırdıklarını kabul etmiş.

Bunun organizasyon eksikliğinden başka bir şey olmadığı sanılabilir. Herhangi bir test için hazırlanmaya haftalar ya da aylar öncesinden başlamak yerine son ana bırakmanın daha kolay olduğunu kabul etmek gerekir. Fakat hafıza incelendiğinde ortada başka bir sorunun daha olduğunu görürüz.

Örneğin 2009’da California Üniversitesi’nden Nate Kornell, deneye katılanların yüzde 90’ı açısından öğrenme işini zamana yaymak çok daha verimli bir çalışma yöntemi olsa da deneklerin yüzde 72’si yoğun çalışmanın daha faydalı olduğunu düşünüyordu. Beynimizde ne oluyor da bu şekilde düşünmeye yöneliyoruz?

Hafıza konusunda yapılan araştırmalar şunu ortaya koyuyor: Çalıştığımız konulara aşinalık durumunu, onları öğrenmiş olmakla eşdeğer sayıyoruz. Ama sorun şu ki konuya aşinalık ile o konuya dair bilgiyi hatırlamak aynı şey değil.

Aşinalık hatırlamak değildir



Öğrenilmesi gereken bilgileri içeren materyallere altı saat baktıktan sonra onları öğrenmiş olduğumuzu sanmak kolay. Her sayfa, her bilgi rahatlatıcı bir aşinalık duygusu yaratır. Her şeyi bir anda öğrenme çabası, algımızda ve hafızamızda “ben bunu daha önce görmüştüm” hissinin oluşmasına neden olur. Ama bir şeyin tanıdık gelmesi o şeyi öğrendiğimiz, gerektiğinde hatırlayabileceğimiz anlamına gelmiyor.

Beynin farklı bölgeleri farklı türden hafızayı destekler. Örneğin çalışma notlarınıza bakıyorsanız, beyninizin görsel korteks gibi duyusal alanlarından bilgi akışı yoluyla tanıma durumu meydana gelir. Hatırlama ise beynin farklı alanlarında meydana gelir; hafızadaki bilgiyi yeniden canlandırmak için temporal lob ile frontal korteksin koordinasyonu gerekir.

Saatler boyunca çalışma materyallerinize sürekli göz gezdirerek görsel korteksiniz notlarınızı akıcı bir biçimde işlemden geçiriyordur; ama bu, beyninizin diğer bölümlerinin de ihtiyacınız olduğunda öğrenileni hatırlamasının mümkün olacağı anlamına gelmez.


Üstbiliş




Kişinin kendi düşünme süreçlerinin farkında olması ve bu süreçleri kontrol edebilmesi becerisine üstbiliş adı verilir.
Bu alanı incelediğimizde başka yanlış yargılara sahip olduğumuzu da görürüz. Örneğin, birçoğumuz bir şeyi öğrenmemiz gerektiğini düşünmenin onu hatırlamaya yararı olacağını sanırız.
Araştırmalar bunun böyle olmadığını gösteriyor. Asıl önemli olan, bilgiyi yeniden organize ederek hafızada kalıcılaşmasını sağlayacak bir hale getirmektir. Bir başka deyişle, öğrenmek istediğiniz şeyin içeriğini sizin için en iyi anlam ifade edecek şekilde yeniden yazmaktır.

Mutlu Bir Yaşamın Sırrı İkigai


Yoğun yaşam tempomuzda koşuştururken çoğu zaman çevremizdeki asıl güzellikleri kaçırıyor ve mutsuz oluyoruz. İhtiyacımız olan şey, bir doz “ikigai” olabilir mi?
Ikigai, özetle “sabah yataktan çıkmanın asıl amacını bulmak” olarak açıklanabilen eski bir Japon öğretisi. Japonların uzun ve mutlu yaşam sırrı olarak da biliniyor. Peki, bu öğretinin içinde neler var? Günlük yaşamımıza nasıl uyarlayabiliriz? WH Amerika yazarlarından Anna Davies, bizimle deneyimini paylaşıyor: Eğer beş yıl önceki hayatımı anlatmam istense, “dopdolu, hızlı ve eğlenceli” üçgeninde döndüğünü söylerdim. 
30 yaşındaydım, havalı bir işte çalışıyordum ve gençlik edebiyatı yazarı olma yolunda ilerliyordum. Üstelik maratona hazırlanıyor, sosyal sorumluluk projelerinde görev alıyor ve hareketli bir aşk hayatı yaşıyordum. Vaktim olsa yogaya giderdim, daha fazla kitap okurdum, kısacası ne gerekiyorsa yapardım.
Tüm bu başarılarıma rağmen, nereye koşturduğum konusunda hiçbir fikrim yoktu. Tatmin olmuş ve tamamlanmış hissetmem gerekirken, içten içe stresli ve bitkin hissediyordum. Eksik olan bir şey vardı ve ben bunun ikigai olduğunu yeni keşfettim.
Bu Japonca kelimenin en yakın karşılığı, “hayat amacı.” Hector Garcia, ortak yazarı olduğu Ikigai: Japonların Uzun ve Mutlu Yaşam Sırrı adlı kitabında bu felsefeyi, sabah yataktan çıkıp hayatımıza devam etme sebebimiz olarak açıklıyor. Sayısı gitgide artan araştırmalar ise bu duygunun gerçekten ömrümüzü uzatabileceğini gösteriyor. Kalp hastalıkları, felç, Alzheimer ve depresyon risklerini azaltan ikigai, stres seviyesini düşürdüğü için seks hayatını bile olumlu etkiliyor. Ikigaiyi saygıdeğer bir gelenek olarak gören Japonya’nın en uzun ortalama yaşam süresine sahip olduğunu da belirtmeliyim.
Garcia, bu kavramı daha iyi anlamak için bir Venn şeması çizerek durumu görselleştirmeni tavsiye ediyor: Bu şemada sevdiğin, iyi yaptığın, dünyanın ihtiyacı olduğu ve son olarak da sana para kazandıran şeyi temsil eden dört çember olmalı. Tam ortadaki, dördünün birleştiği nokta ise senin ikigain. Bu konseptin sadece dörtte biri işle ilgili. Japonya’da yapılan bir araştırmada, katılımcıların sadece yüzde 31’i ikigaisini işi olarak gördüğünü belirtmiş. Pew Araştırma Merkezi’nin Amerika’da yaptığı başka bir araştırmada ise bu oran yüzde 51 olarak karşımıza çıkıyor.
Belki de bu yüzden dopdolu hayatımdaki sorunun ne olduğunu çözemiyordum: Sürekli tamamladığım hedeflerime bakıyor ve yenilerini belirliyordum. Kitap yazmak her ne kadar ilham verici bir şey olsa da, Garcia bunun bir ikigai olmadığını ifade ediyor: “Kitap yazmak bir hedeftir. Ama ikigai, ‘Elimden gelenin en iyisini yazmak ve fikirlerimle dünyayı değiştirmek istiyorum’ diyebilmektir.”
Sevdiğin ve iyi yaptığın bir şeyi dünyanın ihtiyaçlarıyla birleştirip, para kazandığın bir eyleme dönüştürmek, seni şemanın ortasındaki ikigai alanına taşır. Tabii bir sabah aniden ikigaiye sahip olarak uyanamazsın. Bu kavramın doğasında sürekli arayışta olmak var. Cevaplarını bulmak için şu soruları yanıtlamakla işe başlayabilirsin:

Kendini Ne Zaman Tutkulu Hissediyorsun?
Kendini en özgür ve “akışta” hissettiğin zamanları düşün. Kimisi için bu bahçecilikle uğraşmak, kimisi için de şarkı söylemek, hatta siyasetle ilgilenmek olabilir. New Yorklu Psikoloji Profesörü Chloe Carmichael, tutkunun işinle bağlantılı veya tamamen alakasız olabileceğini söylüyor: “Eğer işinde bir amaç arıyorsan, sana bu amacı sağlayacak şeyi bilmen gerekiyor. İletişimci mi, eğitmen mi, yoksa ilham kaynağı mısın? Ya da insanların hayatını güzelleştiren bir ürünün yaratılmasında katkın mı var?”
Başka bir açıdan bakarsak: İşin çevrendeki insanlar için belli bir amacı gerçekleştiriyor mu? Örneğin ailene ev, denge ve kaynak sağlıyor mu? Çünkü bu da bir ikigai kaynağı olabilir.
Değerlerin Neler?
Saygı duyduğun ve hayran olduğun şeyleri incele. Change Starts Within You kitabının yazarı Yaşam Koçu Cortney McDermott, en önemli konuların kalbine inmenin aslında şaşırtıcı derecede basit olduğunu ifade ediyor. Şunu dene: Saygı duyduğun dört kişinin adını yaz –annen de olabilir, sevdiğin bir sanatçı da– ve onların beş özelliğini listele.
McDermott, “Sevecenlik, sabır veya iş ahlâkına sahip olmak gibi özellikler, aslında senin kendinde görmek istediğin özelliklerdir” diyor. Bu değerlerin düşünce ve eylemlerine yön vermesine izin ver. Bu değerlere bağlı yaşayınca (örneğin şirkete yeni başlayan bir çalışana sabırla eğitim vererek) ikigaine yakınlaşırsın.

Yolunu Görebiliyor musun?
Garcia, birçok insanın ikigaisinin sabit olmadığını, hayatın akışında değiştiğini ve gelişim gösterdiğini söylüyor: “Bazıları bunu çocuk yaparak yakalar. Çocukları büyüyünce de bu enerjiyi farklı yere odaklamaları gerekir.” Daimi olan şeyler ise tekrar eden şekilde sana keyif verenlerdir. İşte bunlar seni ikigaine götürür.
34 yaşındaki Danielle işinde başarılıydı ancak en mutlu anlarını iş dışında yaşadığını fark etmişti. Özellikle mesai bitiminde arkadaşlarıyla farklı mekânlarda sohbet etmekten hoşlanıyordu çünkü arkadaşları ona içini açıyordu: “İnsanları dinlemeyi seviyordum. Onların açıkça konuşabilmelerini sağlıyordum ve daha iyi kararlar alabilmelerine yardımcı oluyordum.” Bu süreçteyken, lisede bütün arkadaşlarının ona “tavsiye uzmanı” dediklerini hatırladı. 
Danielle bu sayede sosyal hizmet alanında yüksek lisans yapmaya karar verdi. Artık o bir terapist; dinleme ve empati yeteneklerini (“iyi yaptığın” ve “yapmayı sevdiğin” şeyler çemberleri) kariyerinde kullanıyor (“dünyanın ihtiyacı olduğu” ve “sana para kazandıran” çemberleri). İşte sana dört dörtlük bir ikigai!
Sosyal Çevren Var mı?
Tutkuların, değerlerin ve yolun, aslında çevrendeki kişilerle de bağlantılıdır. America the Anxious kitabının yazarı Ruth Whippman şöyle diyor: “Mutluluğun hep kendi kendimize -mesela kişisel gelişim kitapları okuyarak- aramamız gereken bir kavram olduğunu düşünürüz. Ama araştırmalar en büyük mutluluk kaynağının kuvvetli sosyal bağlantılar olduğunu gösteriyor.” İkigaini bulmak içgörü gerektirse de, çevrendeki insanlar da bu sürece dâhildir. Sonuçta dört çemberden bir tanesi, senin dünyadaki yerinle ilgili. Şemana tekrar dikkatlice bak: Her şey, aslında olabilecek en iyi şekilde birbirine bağlı.

Ikigaiye Giden Yol

Mutluluk panosu yap. Bu, sana ilham veren imgeleri içeren görsel bir panodur. İkigain aslında yanı başında, gözünün hemen önünde olabilir.
Cenazeni hayal et.  Evet, kulağa iç karartıcı geliyor ama kendinden nasıl bahsedilmesini istediğini bir düşün. Odak noktan burada iş değil, dünyaya ve sevdiklerine nasıl katkıda bulunduğun.

STRES ANINDA BEDENİNDE NELER OLUYOR?


Bilimsel olarak desteklenen yöntemlerimizle, iş stresini alt et ve gününü başarıyla tamamla.
Vücudun stres durumunda adrenalin salgılar

Vücudun bir tehlike sezdiğinde –bu, gölgelerin arasında görünen karanlık bir figür olabileceği gibi, yaklaşan bir iş teslim tarihi de olabilir- beynin kaç ya da savaş tepkisi ile adrenalin ve kortizol salgılıyor. Bu durumda yapabileceğin en iyi şey ise, bu hormon dalgalanmasını doğru ve amacına uygun şekilde kullanmak:
20 dakikalık bir koşuya çıkarak vücudunda fazladan bulunan adrenalini kullanabilir ve kas gerginliğinden kurtulabilirsin.
Stresliyken mantıklı düşünemezsin
Stres, beynindeki prefrontal korteksin bağlantısını keserek bilinç bulanıklığına neden olduğu için mantıklı bir şekilde düşünmen zorlaşır. Birkaç dakika meditasyon iyi gelebilir. Eğer meditasyon yapmak sana göre değilse, başka bir şekilde zihnini dağıtmaya çalış. Psikoloji Profesörü ve iş yerinde stres konusunda uzman olan Frank Bond“Dikkatini tıpkı bir kasını çalıştırdığın gibi çalıştırıp eğitebilirsin” diyor. Sadece bir şarkının sözlerine odaklanmak bile kafanı dağıtmak için iyi bir yöntem.
Stres anında çözümü yemekte ararsın 
Stres, açlık hissini durduran kortikotropin salgılatıcı hormonun (KSH) aktive olmasına neden olur. Fakat zaman içerisinde, yükselen kortizol seviyeleri tam tersi bir etki yaratmaya başlar. Bond, “İnsanlar kaygılı ve huzursuzken yemek yemeye yönelir” diyor. Faydalı bir atıştırmalık olarak, strese karşı birebir olan magnezyum deposu bademi tercih edebilirsin.
Stresliyken tansiyonun yükselir 
Eğer yönetim kurulu karşısında sunum yapma fikri göğsünün sıkışmasına sebep oluyorsa, bunun nedeni adrenalin hormonunun seni mücadeleye hazırlamak için kan basıncını yükseltmesi. Dengeyi ayarlamaya çalışabilirsin. Bond “Her iki saatte bir, birkaç dakikalığına nefes alıp verişlerinin üzerine yoğunlaş”  diyor.
Stresle nasıl başa çıkabilirsin? 
Evrimsel koşulları göz önüne alırsak, mesai saatleri dışında patronundan gelen bir telefonun, keskin dişli bir kaplanla karşı karşıya gelmekle aynı olduğunu söyleyebiliriz. Vücudunun bu tehlikeye karşı verdiği tepki, beynin tehdidin sona erdiğine ikna olana kadar devam eder.
Neyse ki Harvard Tıp Okulu’ndaki araştırmacılar, basit farkındalık teknikleri kullanarak bu durumlara verilen tepkilerin sadece sekiz hafta içerisinde iyileşebileceğini buldu. İşte bu iyi haber!

2 Ekim 2018 Salı

10 Soruda ‘Sürekli İyileştirme’ Tekniği: Kaizen


Hedeflerimize ulaşmak, hayallerimizi gerçekleştirmek ve kendimizi geliştirmek için hepimiz sözler verir, öncelikler listesi yapar ya da çalışma yöntemleri geliştiririz. Kaizen de bu yöntemler arasında en etkili olanlardan biri.

Peki, Kaizen nedir, nasıl uygulanır?

Kaizen kelimesi, Japoncada değişim anlamına gelen KAİ ve iyileştirme anlamına gelen ZEN kelimelerinin birleşiminden oluşur. Kısaca, daha iyisi için değişim ya da sürekli gelişim olarak tanımlanabilir.

Hem bir kişisel gelişim hem de iş geliştirme yöntemi olarak Kaizen, sürekli daha iyisini yapmak için çalışma ve kendini veya işi geliştirme felsefesidir.

Batı dünyası Kaizen’i, 80’li yılların sonunda, Masaali Imai’nin kitabı ile bir iş geliştirme yöntemi olarak tanımıştır.

İş dünyasına uyarlandıktan sonra tüm dünyaya yayılmıştır.

Kaizen, küçük adımlarla, istikrarlı bir şekilde sürekliliğin sağlanarak başarıya ulaşılmasıdır. Kaizen’de değişim ve gelişme için gösterilen çaba ve atılan adımlar o kadar küçüktür ki, sonuçta başarısız olmak imkansızdır.

Kaizen, sonuçlara değil sürece odaklanır. Süreç odaklı iyileşme sonucunda etkili ve kalıcı bir gelişme kaydedilir.

İş yaşamında Kaizen’in aşamaları; problemin ya da ulaşılmak istenen hedefin belirlenmesi, problemin çözülmesi ya da hedefe ulaşılması için basit bir planlama yapılması, iyileşme için belirlenen çalışmaların uygulanması, kontrol ve önlemden oluşur.

Ayrıca iş yaşamında Kaizen uygulanırken, işçilerden yöneticilere kadar organizasyonun tüm üyeleri bu gelişme ve iyileştirme sürecinde yer alır.

Kaizen’in temel hedefi evde, işte ve yaşamın diğer tüm alanlarında her gün bir önceki günden daha iyi olmak için adım atmaktır.

Kaizen, daha iyisi için değişim ve her gün her yerde iyileştirme ilkesine dayanır.

Ana prensibi standartları korumak ve iyileştirmek olan Kaizen’e göre iyi süreçler, iyi sonuçlar doğurur.

Büyük bir istek, heyecan ve enerji ile başladığımız işlerden kısa sürede ya da engeller karşısında vazgeçmemize ve yapmamız gerekenleri ertelememize karşı geliştirilmiş bir felsefe ve yöntem olan Kaizen; küçük değişimleri değil, küçük adımlarla başlayan büyük değişimleri hedefliyor.

Küçük adımlar, beynin yeni bir davranış biçimine ya da alışkanlığa karşı gösterdiği direnci ortadan kaldırarak başarısızlığa uğrama riskini de azaltıyor.

Kaizen’i yeni bir dil öğrenmekten bir projeyi yürütmeye, hikaye yazmaktan bir derse çalışmaya kadar pek çok alanda uygulayabilir, büyük enerjiler harcamadan değişim yaratabilirsiniz.

Kaizen nasıl uygulanır?

Kaizen ‘bir dakika’ ilkesiyle çalışıyor: her gün, yalnızca 1 dakika.

Bu bir dakikayı geliştirmek ve iyileştirmek istediğiniz konuyla ilgili bir çalışmaya tamamen odaklanarak geçirerek büyük başarılar için ilk adımı atmış oluyorsunuz. Böylece yerine getirmediğiniz sorumluluklar için suçluluk duymanıza ya da işlerinizi yapmamak için bahaneler üretmenize gerek kalmıyor.

Hiçbir şeyi engellemeyecek kadar kısa, ancak istikrarlı olduğunuz takdirde pek çok alanda gelişme gösterebileceğiniz kadar da ideal bir süre. Elbette başlangıç için :).

1 dakika ilkesi ile yeni geliştirdiğiniz davranış biçimi ya da alışkanlık hayatınıza kolaylıkla ve hızla giriyor. Kaizen’in ikinci aşaması ise bu 1 dakikalık süreyi kademeli olarak artırmak.

Bu şekilde hedef ve hayallerinize küçük; ancak sağlam adımlarla, bıkmadan usanmadan ve vazgeçmeden ulaşabilirsiniz.

Küçük sorular sorun,

küçük düşünceler üretin,

küçük eylemlerde bulunun,

küçük sorunları çözün.

1 Ekim 2018 Pazartesi

Genlerinizde Travma Var mı?


Çocukluklarında travma yaşamış olan insanların, yetişkinliklerinde anksiyete bozuklukları veya Post Travmatik Stres Bozuklukları yaşama risklerinin daha fazla olduğu biliniyor. Icahn Medikal Okulu’nda görevli Rachel Yehuda’nın açıklamalarına göre, yeni keşfedilen ‘Biyolojik Psikiyatri’ alanında birçok kişi araştırmalara devam ediyor.
Araştırmalara göre, çocukluğunda travmalara maruz kalmış insanlarda veya ebeveynlerinin yaşadıkları travmalardan hemen sonra doğan bireylerde yetişkinlik dönemlerinde bazı biyolojik değişimler gözlemleniyor.
Çocukluklarında Nazi kamplarında travmalara maruz kalmış olan insanlar üzerinde yapılan araştırmalara katılan Yehuda ve arkadaşları, kamptan kurtulanlar ve onların çocuklarının genlerinde epigenetik faktörlerden kaynaklanan değişikliklerin olduğuna kanaat getirdiler. 
DNA sekansını değiştirmeden, sadece genlerin ekspresyonlarının çevre koşullarıyla değişimini inceleyen epigenetik, günümüzde birçok araştırmaya konu oluyor. DNA metilasyonu en çok bilinen epigenetik modifikasyondur. DNA’nın spesifik bölgelerine eklenen veya çıkarılan metil gruplarıyla birlikte değişen transkripsiyon ürünleri bu şekilde genomun fonksiyonun değişmesine ve farklı prosesler halinde ilerlemesine sebep olur. 
Hayvanlar üzerinde yapılan epigenetik çalışmalara göre, fazla strese maruz kalan denekler üzerindeki değişimlerin nesilden nesile aktarıldığı gözlemlenmiş. Yeni çalışmalarında Yehuda ve arkadaşları, insanlar üzerinde yaptıkları deneylerde stresle bağlantılı FKBP5 geninin metillenmesiyle Post Travmatik Stres Bozuklukları ve depresyon arasında bir ilişki keşfettiler.
Araştırmacılar, soykırımdan kurtulan 32 yahudi insan ve onların çocukları olan 22 kişi üzerinde bazı kan testleri yaptılar. Ebeveyn­-çocuk ilişkisine göre DNA’lar üzerindeki 7. intron’un (DNA’nın mRNA ve proteins entezine katılmayan bölgesi) metillenmesiyle,  FKBP5  geninin ilişki içinde olduğunu fark ettiler.
Yaşanılan travmalar sonraki nesilleri biyolojik olarak etkiliyor
Soykırımdan kurtulan insanlar ve çocukları üzerinde yapılan analizlere göre, ebeveynler ve çocukları DNA’ları üzerindeki FKBP5 geni üzerindeki 7. intronun aynı bölgesinde fakat karşıt yönünde aynı epigenetik değişimi gösteriyorlar. Kontrol deneklerine (soykırım yaşamamış insanlar) göre soykırım mağduru ebeveynlerin DNA’larında %10 daha fazla metilasyona rastlanırken, soykırım mağduru insanların çocuklarının kontrol deneklerine göre DNA’larında %7 oranında daha az metilasyona sahip oldukları gözlemlenmiş. ‘Araştırmanın sonucuna göre bireylerin yaşadıkları travmaların sonraki nesilleri biyolojik olarak etkilediğini kesin olarak söylemek mümkün.’ diye belirtiyor Yehuda. 
Biyolojik Psikiyatri dergisinin editörü John Krystal’a göre bireylerin çocuklarına aktardıkları travmaların sonucunda, çocuklar hayatlarının erken dönemlerinde stres bozukluğu veya depresyon yaşamasalar bile risklere daha açık hale geliyorlar. Bu durumda içerisinde bulundukları çevrenin durumuna göre sahip oldukları kalıtımsal travmaların etkilerini daha erken veya daha geç fark edebiliyorlar. 
Analizlerin sonuçları şu an için çocuklardaki travmatik etkilerin ebeveynlerinin gametleriyle mi yoksa hamilelik sırasında veya doğum sonrası mı aktif olarak kendilerine geçtiğini açıklayamıyor. Travmalara sahip ebeveylerin çocuklarının da zor bir çocukluk dönemi geçirdiklerini ve travma etkilerinin bu sayede daha kolay ortaya çıktığını belirten Yehuda: ‘İlginçtir ki, DNA metilasyonu ve zor bir çocukluk dönemi arasındaki ilişki oldukça açık. Bu ilişkiyi aynı intronun farklı bölgelerindeki değişime bakarak gözlemleyebiliyoruz.’ diyor.
Travmaların kaynağı
Araştırmacılara göre bulgular klinik açıdan birçok değişime yol açacağa benziyor. Kişinin sahip olduğu travmaların etkisinin ailesinden mi yoksa kendi deneyimlerinden mi geldiğini keşfetmek oldukça önemli bir hale gelecek. 
Ebeveynler ve çocuklarının sahip olduğu ortak genlerin ise onları spesifik olarak bazı koşullara daha hassas hale getirebileceği gerçeği, bilim dünyasından birçok kişinin ilgisini çekmeye devam ediyor.

27 Şubat 2018 Salı

Kişiliği şekillendiren biyolojik etkenler

Kişilik özelliklerinin birçoğu dışarıdan gözlemlenebilir; ama bu özellikleri şekillendiren birçok biyolojik etken de var.
Kişilik özelliklerini genellikle gördüğümüz farklılıklar üzerinden değerlendiririz. Birinin güleç ve konuşkan olduğunu, diğerinin huysuzluğunu, bir başkasının düzenli oluşunu dile getirebiliriz. Bu farklılıklar kendi başına ilginçtir; ama sadece gözlenebilir davranışlara odaklanırsak kişilik özelliklerinin kökenleri konusunda fazla bilgi edinemeyiz.
Vücudun içinde neler olup bittiğine bakmak da birçok ipucu verecektir. Zira araştırmalar, hormonlardan bağışıklık sistemine ve bağırsaklardaki mikroplara kadar birçok biyolojik faktörün de kişiliğin belirlenmesinde önemli olduğunu gösteriyor.
Strese girdiğimizde salgılanan kortizol hormonu saç telinde tespit edilebilir.

Stres hormonu

Bunlar önemli buluşlar; çünkü özellikle özenli, insaflı olmak ve nevrotik yapıya sahip olmak gibi kişilik özellikleri gelecekteki ruh ve beden sağlığını ve ömrün uzunluğunu etkiliyor. Kişiliğin fizyolojik temelleri bulunursa bu nedenler de açığa kavuşacaktır.
Örneğin böbrek üstü bezinin kabuk bölgesinde üretilen kortizol, vücudun strese gösterdiği tepkiyle bağlantılı bir hormondur. 2017'de yapılan bir araştırmada, kortizol hormonu ne kadar düşükse özenli ve insaflı olma özelliğinin arttığı görülmüştü.
Bu özelliğe sahip olanların daha sağlıklı olduğu da biliniyor. Bunlar daha az strese giriyor. Bunun nedeni düşük kortizolun yanı sıra strese karşı daha az hassas olmalarıdır. Bu da daha uzun ve sağlıklı bir yaşama katkıda bulunuyor.
Nevrotiklik de sağlığı etkileyen bir diğer kişilik özelliği olarak biliniyor. Bu özellikteki insanlar öfke, düşmanlık, moral bozukluğu ve endişeye, fiziksel sağlıkları ise riske daha açık olur.
Yararlı bakteriler beynin gelişimi için önemlidir.

Bağırsaktaki bakteriler

Araştırmalar, bu durumun bağırsaktaki bakterileri de etkilediğini gösteriyor. Nevrotik özelliği yüksek olan kişilerin bağırsaklarında, hastalıklara yol açan bakterilerin daha fazla olduğu görülüyor.
Bağırsaktaki yararlı bakteriler sağlığı olumlu etkilediği gibi beynin gelişimi açısından da önemli. Daha az insaflı insanlarda yararlı bakterilerin daha az olduğu görüldü.
Kişilik özellikleri ile mikroplar arasındaki bu bağlantı, nevrotik özelliği güçlü, daha az özenli kişilerin hastalıklara yakalanma riskinin daha fazla olduğunu gösteriyor.
Fakat bu karmaşık bir konu ve araştırmalar henüz başlangıç aşamasında. Kişilik özellikleri mi bağırsaktaki mikropları etkiliyor yoksa tersi mi oluyor, bunu henüz bilmiyoruz.
Ancak bu bağlantının küçük yaştan itibaren başladığı biliniyor. 2015'te 18-27 aylık çocuklar üzerinde yapılan bir araştırmada, mutlu ve iyi huylu çocukların bağırsaklarındaki bakteri türlerinin çok daha çeşitli olduğu görüldü.
Vücuttaki kronik iltihap ile kişilik özellikleri arasında da bağlantı var.

Vücutta kronik iltihap

Vücuttaki kronik enflamasyon (yangı veya iltihaplanma) ile kişilik özellikleri arasında da bağlantı olduğu görüldü. 2014'te 26 bin kişi üzerinde yapılan bir araştırma, insaflı ve vicdanlı kişilik özellikleri bakımından yüksek puan alan kişilerin bağışıklık sisteminin hastalıklarla mücadele etmek üzere belli proteinleri daha az ürettiğini gösterdi. Yeni deneyimlere de açık olan bu kişilerin daha aktif bir yaşam sürmesi sistematik enflamasyonu azaltıyor olabilir.
2017'de yayınlanan başka bir araştırmada da yüksek tansiyon ve nabız hızının da kişilikle bağlantılı olabileceğini ortaya koydu. Yüksek tansiyonluların nevrotik kişilik özelliklerinin daha baskın olması ihtimali yüksek.

Nabzın hızı

Sakin nabız genellikle fiziksel sağlık bakımından olumlu bir işaret olsa da kişilik bakımından daha karanlık verilere işaret ediyor olabilir. Araştırmalar, düşük nabızlı kişilerin daha fazla psikopatlık özellikleri gösterdiğini, daha saldırgan ve kriminal davranışlara meyilli olabileceklerini gösteriyor. Düşük nabız korkusuzluk göstergesidir ve şiddet ve çatışma yoluyla rahatlama arayışını teşvik ediyor olabilir.
Ancak bu fikirlerin doğruluğunu kesinleştirmek için daha fazla araştırma gerekiyor.
Yine de kişiliğimizle vücudumuzun fiziksel özellikleri arasında bir bağlantı olduğu açık. Gelecekte belki de kişiliği farklı şekillerde ölçebileceğiz. Kişilik tespiti için anket soruları ve davranışları gözlemekten ziyade belki de hormonları, proteinleri ve bakterileri değerlendirecek bir kan testi veya nabız ölçümü yeterli olacak.
Yani kısa bir süre sonra kişilik tespitinde psikolojinin yanı sıra biyolojinin de ağırlık kazandığını görebiliriz.

27 Şubat 2016 Cumartesi

İşe geç gitmek işyeri için neden yararlıdır?


Sabah kalkmadan önce çalar saatinizi kapatıp duruyorsanız kendinizi suçlu hissetmenize gerek yok. Kabahat sizde değil, işe başlama saatinizde.
Yapılan araştırmalar, çoğumuz açısından işe başlama saatinin doğal vücut saatimize uymadığını gösteriyor. Uzmanlar, bu konuyu dikkate almaları gerektiği konusunda işverenleri uyarıyor.
ABD’deki Washington Üniversitesi İşletme Fakültesi’nden Christopher Barnes’ın yayımladığı bir makalede, uykunun aslında birçok şirketin görmezlikten geldiği “stratejik bir kaynak” olduğu belirtiliyor.
İş saatleri insanların doğal uyku düzeni ile uyumlu hale geldiğinde, daha sağlıklı, az stresli ve daha konsantre oldukları için işlerinde de daha verimli ve yaratıcı olduklarına işaret ediyor Barnes.
Aynı şekilde bunun tersi de doğru. Yani, çalışanlar az uyuduklarında büyük hatalar yapmaları ve iş kazalarına yol açmaları ihtimali de artıyor.
Barnes’ın araştırmasında ayrıca, gece geç yatan insanların sabah erken saatlerde daha az etik davranışlar sergileyebildiği, normalde sabahları erken kalkan insanların ise gece geç saatlerde bu şekilde davranabildiğine dikkat çekiliyor.

Vücut saati

Fakat sorun sadece ne kadar uyuduğunuzla ilgili değil. Sabah 8’de ne kadar verimli olduğunuz sirkadiyen ritim ya da günlük ritim olarak adlandırılan şeyle ilgili.



En ilkel bakteriden insana kadar her organizmanın biyolojik olarak belli bir vücut saati vardır. Bu saat kişiden kişiye farklılık gösterir.
Münih’teki Ludwig-Maximilian Üniversitesi Tıp Psikolojisi Enstitüsü’nden kronobiyoloji profesörü Till Roenneberg bunu ayaklara benzetiyor. “Bazıları büyük ayaklı, bazıları küçük ayaklıdır doğuştan; ama çoğu insan ortalarda bir yerdedir” diyor.
Roenneberg’e göre, birçok şirket, iş saatini, çalışanlarının vücut saatine uymayan 8-9 gibi erken saatlerde başlatıyor.
Bu uyumsuzluk, günün her saatinde verimli olma, e-postalara ve telefonlara cevap verme baskısıyla birleştiğinde “sosyal jetlag” denen durum oluşuyor. Yani vücudun her zaman yanlış zaman diliminde olması hali.
Roenneberg, insanların yüzde 70’inin kalkması gereken saatten daha erken kalkmak zorunda olduğunu, yani iyi dinlenmiş ve en verimli halde güne başlamadığını belirtiyor.

Ergenlikte sorun başlıyor

Oxford Üniversitesi Uyku ve Sirkadiyen Nöroloji Enstitüsü’nden Paul Kelley, insanın vücut saati ile günlük uymaları gereken program arasındaki uyumsuzluğun ergenlik döneminde başladığını söylüyor.


Bu dönemde çoğu insanın vücut saati ileri gitmeye başlıyor. Ortaokul, lise dönemindeki gençler, okula erken başlamaları gerektiği için ortalama üç saat daha erken güne başlarlar.
Bunun sonucunda kronik uyku eksikliği ve bundan kaynaklı konsantrasyon azlığı ortaya çıkar. Bu ise uzun dönemde obezite ve diyabet gibi sağlık sorunlarına neden olabilir.
Kamu sağlığı alanındaki düzenlemelerin bir parçası olarak ABD ve İngiltere’de okula başlama saatleri bazı bölgelerde ileri alınıyor.
İnsan yaşlandıkça vücut saati de daha erken saatte kalkmaya yönelir. Fakat Kelley, çoğu insanın hala iş nedeniyle daha erken kalkmak zorunda olduğunu söylüyor.
İdeal işe başlama saatinin sabah 10 olduğuna inanıyor Kelley. 8’de işe başlamanın mantıklı olmadığını söylüyor.
Erken saatlerde güne başlayanların çalışkan, geç başlayanların ise tembel olduğu konusundaki yaygın inanca ilişkin olarak Kelley, “vücut ritmini kontrol eden biyolojidir, alışkanlıklar değil” diyor.
Performans ölçümlerinin ise işe başlama saatine yönelik önyargılarla değil, çalışma süresi içindeki verimliliğe göre yapılması gerektiğine inanıyor.

Uyku teşviki

Roenneberg, Almanya’daki Volkswagen otomobil fabrikası ile TyssenKrup çelik fabrikasında farklı kronotiplerle ilgili (kişinin erkenci mi yoksa geç mi güne başladığını ifade eden kavram) bir araştırma yaptı.


Çalışanların işe başlama saatini vücut saatlerine göre ayarladı. Sabah erken kalkanları sabah vardiyasında, gece geç yatıp sabah geç kalkanları öğlen ve akşam vardiyasında çalıştırdı.
Her iki durumda da iş saatlerini kendi biyolojik vücut saatlerine uyarlayan işçilerin çok daha üretken, sağlıklı ve hem işte hem de kendi zamanlarında daha az yorgun düştükleri görüldü.
Oregon Enstitüsü Meslek Sağlığı Bilimleri’nden Ryan Olson ofis çalışanlarında da aynı bulgulara rastladı. Olson, günümüz teknolojisinde katı zaman düzenlemesine gerek olmadığını belirtiyor.
Olson, uluslararası bir enformasyon teknoloji firmasında çalışan Amerikalı işçiler üzerinde bir yıl süren bir araştırma yaptı. Araştırma öncesinde çalışanların sabah 8 ya da 9’da işe başlaması, aynı zamanda diğer ülkelerdeki iş arkadaşlarından gece yarısı gelen telefonlara da cevap vermeleri gerekiyordu. Sabah erken işe başlayanların daha çalışkan olduğu konusundaki önyargıyı gidermek için Olson verimlilik ölçümünün saate değil, alınan sonuçlara göre yapılmasını sağladı.
Çalışanların iş ve ev yaşamını daha iyi dengelemelerini sağlama amacı taşıyan araştırmada, haftada bir saat daha fazla uyuma olanağı da tanındı. Olson bu ekstra bir saatlik uykunun faydasının bütün yıl boyunca görüldüğünü vurguladı.
Olson, “Zayıfların uykuya ihtiyacı olduğuna dair eski bir inanç var. Ama artık az uykunun kimseye bir yararı olmadığı konusundaki inanç yaygınlaşıyor. Artık şirketler uyku konusunda daha fazla bilgi almak istiyor” diyor.

22 Şubat 2016 Pazartesi

Aynı anda birçok iş yapmak ne kadar verimli?


Aynı anda birçok işi yapmanın dikkat eksikliğine ve verimsizliğe yol açtığı kanısı ne kadar doğru?
Ofiste çalışan çoğu insanın başına gelmiştir: Bilgisayarınızda çok sayıda internet sitesi ve dosyanın yanı sıra e-postanız, sosyal medya hesaplarınız açıktır. Aynı anda birçok işi yapmaya çalışıyorsunuzdur. Saatlerce bilgisayarınızın başında oturmanıza rağmen sanki pek bir iş tamamlamıyorsunuz duygusuna kapılırsınız.
Aynı anda birçok işi yapmaya çalışmak sadece işyerine özgü bir durum da değildir. 2014’te yapılan bir araştırmada, yetişkinlerin yüzde 99’u her hafta belli bir dönem aynı anda iki aracı birden kullandığı görüldü. Bu ortalama olarak her gün iki saat üç dakika boyunca devam ediyor. En yaygın kombinasyon ise televizyon açıkken telefonda konuşma şeklinde görülüyor.

Aklı kalmak



Aynı anda birkaç işi yaparken zamandan tasarruf ettiğimizi düşünürüz; ama yine de bir işi bitirip diğerine başlamanın daha verimli olacağı fikri de çıkmaz kafamızdan.

Oysa yıllar boyunca yapılan araştırmalar incelendiğinde, verimliliğin kişiden kişiye değiştiği, bazıları işlerini tek tek yapmaktan yana iken, bazı insanların da aynı anda birçok işi yaparken daha verimli çalıştığı görülür.
Aynı anda birçok işi yapmak aslında bu işleri eşzamanlı olarak tamamlamaktan ziyade, aynı zaman dilimi içinde biraz o işten, biraz bu işten yapmaktır.
Buradaki sorun dikkat kalıntısı olarak adlandırılan şeydir. Dikkatinizi bir işten diğerine yöneltirken aklınız aslında bir miktar hala önceki iş üzerinde yoğunlaşmıştır. Her farklı işe geçerken, daha önce ne yapmakta olduğunuzu kendinize hatırlatmanız gerekecek, üstelik aklınızın bir yanı önceki işte kalacaktır. Bu, algı yükünüzün artmasına neden olabilir.

Aynı anda birçok işe yoğunlaşıldığında hepsini yürütecek yeterli algısal kaynak olmuyor.
Bazen birden fazla işe yoğunlaştığınızda her şeye yetecek kadar idrak kaynağı olmaz. Dikkat, işleyen hafıza ve yürütme fonksiyonu gerekir ve işler zorlaştıkça kaynak sınırını aşma ihtimali de artar. Bu durumda performansınız düşük olacaktır.

Zaman baskısı

Araştırmalar insanların aynı anda iki işi yapmaya çalışırken daha yavaş ve daha az hatasız olduğunu gösteriyor. Fakat bu, işlerin teker teker yapılması halinde daha başarılı olunduğu anlamına gelmiyor. Yapılan deneylerde, bir önceki iş üzerinde dikkat kalıntısının zaman baskısı olduğunda ortadan kalktığı görüldü.
İşin bitirilmesi gereken kesin bir saat olduğunda insanların seçeneklerini sınırladığı ve algısal olarak daha az karmaşık kararlar aldığı fark edildi. Bu, önceki iş üzerinde dikkat kalıntısını ortadan kaldırıyor ve tümüyle yapılan iş üzerinde yoğunlaşmayı sağlıyordu.

Her yüz kişiden sadece 2'si performansını düşürmeden aynı anda birçok işe konsantre olabiliyor.
Yapılan işler birbirine benzer olduğunda aynı anda birçok iş yapmak daha da zorlaşıyor. Yani örneğin telefonda konuşurken aynı anda e-posta yazmak, anlamlı cümleler kurmak için benzer düşünme işlemlerini gerektirdiği için zor iken, piyano çalarken konuşmak o kadar da zor değildir.
Yapılan işlerin birbirinden oldukça farklı olması halinde, aynı anda birçok iş yapmak performansı artırabilir.
Bazı insanlar ise aynı anda birçok işi performanslarında hiçbir sorun olmadan yapabiliyor. Ancak bunların oranı sadece yüzde 2. Bu insanlar hiç çaba harcamadan ve performanslarını hiç düşürmeden aynı anda birçok işe konsantre olabiliyor.
Aynı anda birçok işi yapmaya çalışmak algı yükünü artırsa bile çoğumuz yine de bu şekilde çalışmaktan kendimizi alamıyoruz. Bu yöntem verimli olmasa da sanki böyle yaptığımızda daha az çaba harcıyoruz hissine kapılıyoruz. Böylece çalışırken sürekli bir işe konsantre olmak yerine onu daha eğlenceli kılmış oluyoruz.
Kısacası, aynı anda birçok işi yapmanın sakıncaları olsa da her zaman kötü olduğu söylenemez. Kendimizi daha rahat hissetmemize yarıyor ve zihinsel yaratacılık gerektiren işlerde daha geniş düşünmemizi sağlıyorsa yararı vardır.

Aynı anda birçok işi yapmaya çalışmak verimliliği azaltsa da yapılan işi daha eğlenceli kılabilir.





Popular Posts