Bilim ve Teknik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Bilim ve Teknik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Ekim 2018 Pazar

İşe neden 10'da başlamalı?

Sabah kalkmadan önce çalar saatinizi kapatıp duruyorsanız kendinizi suçlu hissetmenize gerek yok. Kabahat sizde değil, işe başlama saatinizde.
Yapılan araştırmalar, çoğumuz açısından işe başlama saatinin doğal vücut saatimize uymadığını gösteriyor. Uzmanlar, bu konuyu dikkate almaları gerektiği konusunda işverenleri uyarıyor.
ABD’deki Washington Üniversitesi İşletme Fakültesi’nden Christopher Barnes’ın yayımladığı bir makalede, uykunun aslında birçok şirketin görmezlikten geldiği “stratejik bir kaynak” olduğu belirtiliyor.
İş saatleri insanların doğal uyku düzeni ile uyumlu hale geldiğinde, daha sağlıklı, az stresli ve daha konsantre oldukları için işlerinde de daha verimli ve yaratıcı olduklarına işaret ediyor Barnes.
Aynı şekilde bunun tersi de doğru. Yani, çalışanlar az uyuduklarında büyük hatalar yapmaları ve iş kazalarına yol açmaları ihtimali de artıyor.
Barnes’ın araştırmasında ayrıca, gece geç yatan insanların sabah erken saatlerde daha az etik davranışlar sergileyebildiği, normalde sabahları erken kalkan insanların ise gece geç saatlerde bu şekilde davranabildiğine dikkat çekiliyor.
Vücut saati
Fakat sorun sadece ne kadar uyuduğunuzla ilgili değil. Sabah 8’de ne kadar verimli olduğunuz sirkadiyen ritim ya da günlük ritim olarak adlandırılan şeyle ilgili.
En ilkel bakteriden insana kadar her organizmanın biyolojik olarak belli bir vücut saati vardır. Bu saat kişiden kişiye farklılık gösterir.
Münih’teki Ludwig-Maximilian Üniversitesi Tıp Psikolojisi Enstitüsü’nden kronobiyoloji profesörü Till Roenneberg bunu ayaklara benzetiyor. “Bazıları büyük ayaklı, bazıları küçük ayaklıdır doğuştan; ama çoğu insan ortalarda bir yerdedir” diyor.
Roenneberg’e göre, birçok şirket, iş saatini, çalışanlarının vücut saatine uymayan 8-9 gibi erken saatlerde başlatıyor.
Bu uyumsuzluk, günün her saatinde verimli olma, e-postalara ve telefonlara cevap verme baskısıyla birleştiğinde “sosyal jetlag” denen durum oluşuyor. Yani vücudun her zaman yanlış zaman diliminde olması hali.
Roenneberg, insanların yüzde 70’inin kalkması gereken saatten daha erken kalkmak zorunda olduğunu, yani iyi dinlenmiş ve en verimli halde güne başlamadığını belirtiyor.

Ergenlikte sorun başlıyor

Oxford Üniversitesi Uyku ve Sirkadiyen Nöroloji Enstitüsü’nden Paul Kelley, insanın vücut saati ile günlük uymaları gereken program arasındaki uyumsuzluğun ergenlik döneminde başladığını söylüyor.
Bu dönemde çoğu insanın vücut saati ileri gitmeye başlıyor. Ortaokul, lise dönemindeki gençler, okula erken başlamaları gerektiği için ortalama üç saat daha erken güne başlarlar.
Bunun sonucunda kronik uyku eksikliği ve bundan kaynaklı konsantrasyon azlığı ortaya çıkar. Bu ise uzun dönemde obezite ve diyabet gibi sağlık sorunlarına neden olabilir.
Kamu sağlığı alanındaki düzenlemelerin bir parçası olarak ABD ve İngiltere’de okula başlama saatleri bazı bölgelerde ileri alınıyor.
İnsan yaşlandıkça vücut saati de daha erken saatte kalkmaya yönelir. Fakat Kelley, çoğu insanın hala iş nedeniyle daha erken kalkmak zorunda olduğunu söylüyor.
İdeal işe başlama saatinin sabah 10 olduğuna inanıyor Kelley. 8’de işe başlamanın mantıklı olmadığını söylüyor.
Erken saatlerde güne başlayanların çalışkan, geç başlayanların ise tembel olduğu konusundaki yaygın inanca ilişkin olarak Kelley, “vücut ritmini kontrol eden biyolojidir, alışkanlıklar değil” diyor.
Performans ölçümlerinin ise işe başlama saatine yönelik önyargılarla değil, çalışma süresi içindeki verimliliğe göre yapılması gerektiğine inanıyor.

Uyku teşviki

Roenneberg, Almanya’daki Volkswagen otomobil fabrikası ile TyssenKrup çelik fabrikasında farklı kronotiplerle ilgili (kişinin erkenci mi yoksa geç mi güne başladığını ifade eden kavram) bir araştırma yaptı.
Çalışanların işe başlama saatini vücut saatlerine göre ayarladı. Sabah erken kalkanları sabah vardiyasında, gece geç yatıp sabah geç kalkanları öğlen ve akşam vardiyasında çalıştırdı.
Her iki durumda da iş saatlerini kendi biyolojik vücut saatlerine uyarlayan işçilerin çok daha üretken, sağlıklı ve hem işte hem de kendi zamanlarında daha az yorgun düştükleri görüldü.
Oregon Enstitüsü Meslek Sağlığı Bilimleri’nden Ryan Olson ofis çalışanlarında da aynı bulgulara rastladı. Olson, günümüz teknolojisinde katı zaman düzenlemesine gerek olmadığını belirtiyor.
Olson, uluslararası bir enformasyon teknoloji firmasında çalışan Amerikalı işçiler üzerinde bir yıl süren bir araştırma yaptı. Araştırma öncesinde çalışanların sabah 8 ya da 9’da işe başlaması, aynı zamanda diğer ülkelerdeki iş arkadaşlarından gece yarısı gelen telefonlara da cevap vermeleri gerekiyordu. Sabah erken işe başlayanların daha çalışkan olduğu konusundaki önyargıyı gidermek için Olson verimlilik ölçümünün saate değil, alınan sonuçlara göre yapılmasını sağladı.
Çalışanların iş ve ev yaşamını daha iyi dengelemelerini sağlama amacı taşıyan araştırmada, haftada bir saat daha fazla uyuma olanağı da tanındı. Olson bu ekstra bir saatlik uykunun faydasının bütün yıl boyunca görüldüğünü vurguladı.
Olson, “Zayıfların uykuya ihtiyacı olduğuna dair eski bir inanç var. Ama artık az uykunun kimseye bir yararı olmadığı konusundaki inanç yaygınlaşıyor. Artık şirketler uyku konusunda daha fazla bilgi almak istiyor” diyor.

4 Ekim 2018 Perşembe

Yasın beş evresi mi var?


Yaygın bir kanıya göre, yakınlarını kaybedenler genellikle benzer yas evrelerinden geçiyor. Gerçekten de herkes acı olaylarda aynı deneyimleri mi yaşar?
“Yas, kimsenin yaşamadan bilemeyeceği bir şey. Bir yakınımızı kaybetmenin nasıl bir duygu olacağını tahmin edebiliriz, ama bu hayali ölümün birkaç gün ya da birkaç hafta ötesini göremeyiz,” diyor Joan Didion, insanın sevdiği birini kaybetmesinin nasıl bir duygu olduğunu anlattığı O Yılın Büyüsü başlıklı kitabında.
Yasın beş evresi olduğu söylenir: İnkâr, öfke, pazarlık, depresyon vekabullenme. Bu evreler dünya çapında bilinir; The Simpsons ve The Office gibi popüler televizyon dizilerinde bu konuya yer verilmiş, ünlü sanatçı Damien Hirst de bu evrelerin İngilizce baş harflerini ifade eden resimlerden oluşan DABDA (denial, anger, bargaining, depression and acceptance) serileri yapmıştır. Bu evrelerin belli bir zaman sınırlaması yoktur; fakat normal yas seyri olarak kabul görmüştür.
Yasın evreleri konsepti, 1960’larda ebeveynler ile bebekleri arasındaki bağ konusundaki çalışmalarıyla tanınan John Bowlby ile yas konusunda çok sayıda kitap yazan Colin Murray Parkes’e kadar uzanır. Bowlby ve Parkes eşini kaybeden 22 kişiyle konuşarak yasın dört evresi olduğunu tespit etmişti: hissizlik, arama ve özleme, depresyon ve hayatı yeniden düzenleme.
Daha sonra ise ölmekte olanların tedavisine yaklaşım konusunda önemli değişiklikler getirilmesini sağlayan Elisabeth Kubler-Ross ölmek üzere olan hastalarla konuşup bugün bildiğimiz şekliyle beş evreye vardı. Bunlar öylesine kabul gördü ki daha sonra keder gibi başka duygusal tepkiler için de bu evreler kullanılmaya başlandı. Fakat bu evreler herhangi bir sistematik teste tabi tutulmamıştı.

Güçlü ve zayıf duygular


Bu eksikliği gidermek için 2000’li yıllarda Yale Üniversitesi’nden araştırmacılar beş evreyi sınadılar. Bu evreler kaynaktan kaynağa göre değiştiği için şu başlıklarda karar kıldılar: İnanmama, özlem, öfke, depresyon ve kabullenme. Üç yıl süren araştırmada, yakınlarını (genellikle eşlerini) kaybeden 233 kişiyle yas dönemlerinin altıncı, on birinci ve on dokuzuncu aylarında görüşme yaptılar.
Ortaya çıkan manzara, beş evrede tanımlanandan çok daha karmaşıktı. Araştırmacılar inanmamanın en zayıf, kabullenmenin ise en güçlü duygu olduğunu tespit etti. İkinci en güçlü duygu ise özlemdi ve her evrede öfkeden ziyade depresyon ağır basıyordu. Ayrıca bu duygular sırayla ortaya çıkıp birbirinin yerine geçmiyordu. Fakat bu duyguların en güçlü hissedildiği dönemler, beş evre teorisindeki sıralamaya uygunluk gösteriyordu. Ancak örneğin üçüncü evreden geçen biri yine öfkeden çok kabullenme duygusunu yaşıyordu.
Araştırmada altı aydan sonra tüm olumsuz duyguların inişe geçtiği, ama bunun yas tutan kişilerin artık bu dönemi ‘atlattığı’ anlamına gelmediği görüldü.
Ölen yakına duyulan özlemin yıllarca devam etmesi yaygın bir duygu; fakat çoğu kişi bunun üstesinden gelebiliyor. Ayrıca etik nedenlerden dolayı araştırmacıların ölümden ancak bir ay sonra yas tutan kişilerle görüşmeye başladığını, bu nedenle o ilk dönem yaşanan karmaşık ve çelişkili duygulara dair herhangi bir bilgi bulunmadığı gerçeğini de göz önünde bulundurmak gerekiyor.
Zaman en iyi ilaç
Bu konuda yapılan başka bir araştırmada ise yaşlıların belli bir şablona uygun yas evresi izlemediği görüldü. Colombia Üniversitesi’nden George Bonanno araştırmaya konu olan kişileri yas döneminden önce takip altında tutarak yaşlı çiftleri kaydetti ve eşlerden biri öldükten sonra diğeriyle görüştü. Deneklerin yüzde 45’inin ne eşleri öldükten hemen sonra ne de belli bir zaman sonra gerçekten yoğun üzüntü duymadığını, hatta yüzde 10’unun ruh sağlığında düzelme olduğunu gördü. Bu insanlar daha dayanıklıydı ve eşlerinin ölümüyle nasıl baş edeceklerini biliyordu. Bonnano’nun geçen yıl yayımladığı son araştırma da belli bir yas şablonunun olmadığını doğruluyor.
Veriler ne gösterirse göstersin, ‘yasın beş evresi’ fikri insanlara cazip geliyor. Çünkü insanlara umut veriyor; ölümün hemen ardından duyulan his ne kadar kötü ve kuvvetli olsa da zaman içinde bu evrelerden geçerek sonunda kendilerini daha iyi hissedeceklerini biliyorlar.
Fakat beş evreyi araştırarak Yas Hakkındaki Gerçekler adlı kitabı kaleme alan Ruth David Konigsberg, bu inancın, üzüntü yaşayan insanları ille de belli duyguları hissetmeleri gerekiyormuş düşüncesine itebileceğini söylüyor. “Evrelerde tanımlanan duyguların benzerini yaşayanlar açısından bunu bilmek güven verici, ama bu duyguları hissetmeyenleri de damgalamış oluyor. Yanlış bir şekilde yas tutuyorsunuz ya da sizde bir tuhaflık var hissine kapılabilirsiniz ,” diyor Konigsberg.
Fakat araştırmaların da gösterdiği gibi yas tutmanın “doğru” ya da “yanlış” bir şekli yok. Herkes aynı deneyimleri yaşamaz ve böyle bir beklenti de olmamalı. Kayıp hissi hep vardır, ama yas zamanla biçim değiştirir. Bu herkesin her evreyi o şekilde ve sırasıyla yaşaması anlamına gelmez. 
Bu konuda yapılan genellemeleri bilmek belki gitmekte olduğunuz yolun nereye varacağı konusunda fikir sahibi olmak açısından yararlı olabilir; ama hayat tecrübesi her zaman teoride anlatıldığı gibi düz bir çizgide ilerlemeyebiliyor.

Güneş Sistemi'ndeki çok uzak gök cismine '2015 TG387' adı verildi


Güneş Sistemi'nde tespit edilen çok uzak gök cismine '2015 TG387' ismi verildi.

Carnegie Bilim Enstitüsünden Scott Sheppard ile Kuzey Arizona Üniversitesinde görevli Chad Trujillo ve Hawaii Üniversitesinden David Tholen'in keşfettiği gök cismine, "2015 TG387" adının verildiği belirtildi.

Güneş Sisteminin nerede bittiğinin yeniden tanımlanmasını gerektiren keşifle ilgili ayrıntılar, Uluslararası Astronomi Birliği tarafından duyuruldu.

"Astronomical Journal" dergisinde de yer verilen keşfin, Güneş Sisteminde uzak bir süper dünya ve X gezegeni arayışı sırasında yapıldığı kaydedildi.

Plüton'un çok ötesinde bulunan 2015 TG387'nin Güneş'e uzaklığının Güneş'in merkezi ile Dünya'nın merkezi arasındaki mesafenin yaklaşık 80 katı olduğu ve çok uzak yörüngede döndüğü ifade edildi.

2 Ekim 2018 Salı

Beynimiz, Uyku Anında Karar Alabilir mi?


Uyku anında, beynimizin dikkat ve talimatları uygulamak için gerekli olan beyin bölgeleri pasif hale gelir, bu da uyku anında bir görevi yerine getirebilmeyi imkansız kılar.

Bilim insanları uzunca bir süre boyunca, derin uyku aşamaları sırasında beynin dış dünyayla iletişimi kestiğini ve bilincin geçici olarak yitirildiğini düşündüler. Böylelikle de beynin bunu yaparak; gün içerisinde öğrenilen hafızaların üzerinden geçebildiği ve dışarıdan bir müdahale olmadan bu hafızaları depoladığı düşünülüyordu. Buna da hafıza güçlendirmedeniliyordu ve uykunun bu işlem için oldukça önemli olduğunu gösteren çokça çalışma mevcut.
Uyku anında, zihinlerimizin kendini dış dünyaya kapattığı düşüncesi oldukça eskidir. Hatta gündelik deneyimlerimize ve uyku anında beynimizin dış dünyaya kendisini tamamen kapatmadığını ortaya koyan güncel bilimsel çalışmalara rağmen, bu bakış açısı bugün dahi uykuya dair kavrayışımızda kendisine yer edinebiliyor.
Ancak, dış dünyayla tamamıyla alakayı kesmememiz, herhangi bir yere gizlenmiş bir avcıdan korunmak noktasında evrimsel açıdan da mantıklıdır. İşte bu yüzden beyin dış dünya ile arasındaki kapıyı hafif aralık bırakıyor ve böylelikle de herhangi bir davetsiz misafirin sesinde uyanabiliyoruz. Örneğin, kendi ismimizi duyduğumuzda ya da aynı şiddetteki diğer seslere kıyasla özellikle dikkat çekici bir ses (örneğin; alarm sesi) duyduğunuzda kolaylıkla uyanırız.
Güncel araştırmalar, kompleks uyaranların uyku anında yalnızca işlenemeyeceğini ancak bu bilginin tıpkı uyanıkken olduğumuzdaki gibi kararlar almada da kullanılabileceğini gösteriyor.
Beynimiz, pek çok karmaşık işi hızlı bir biçimde otomatikleştirebilir. Örneğin, otomobil kullanmak, aynı anda pek çok bilgiyi entegre edebilmeyi, hızlı kararlar verebilmeyi ve bu kararları kompleks motor beceriler ile hızlıca hayata geçirebilmeyi gerektirir. Ve iş çıkışı hiçbir şey hatırlamadan (otomatik pilottaymış gibi) doğrudan evinize doğru sürebilirsiniz.
Uyku anında, beynimizin dikkat ve talimatları uygulamak için gerekli olan beyin bölgeleri pasif hale gelir, bu da uyku anında bir görevi yerine getirebilmeyi imkansız kılar. Current Biology‘de yayımlanan bir çalışmada, araştırma ekibi, katılımcılara uykunun hemen öncesinde verilen otomatize bir göreve dair, uykunun başladığı andan itibaren beyinde herhangi bir sürecin devam edip etmediğini görmek istedi.
Yapılan deneyde, katılımcılardan iki kategoriye ayrılmış sözlü kelimeleri kategorize etmeleri istendi. Örneğin, ilk deneyde, hayvan ve nesne isimleri (kedi ya da şapka) gibi, ikinci deneyde ise, gerçek kelimeler -örneğin; çekiç- gibi ve sahte kelimeler (yani sözlükte bulunmayan kelimeler) -örneğin; fabu- kullanıldı.

Dış Seslerin Uykuda İşlenmesi

Katılımcılardan, duydukları kelimenin bulunduğu kategoriyi belirlemeleri için sağ ya da sol butona basmaları istendi. Görev, artık otomatikleşmeye başladığında, uyumak üzere olan katılımcılardan kelimelere tepkiler vermeye devam etmeleri istendi. Karanlık bir odada uzanmış haldeki katılımcıların çoğu, kelimeler dinletilmeye devam ederken uyuya kaldı.
Deneyde katılımcıların uyanıklık durumları kafalarına yerleştirilmiş EEG elektrotları sayesinde gözlemlenebildi. Uykuya daldıklarının anlaşılmasının ardından, katılımcılara, duydukları kelime akışı bozulmadan aynı kategoride bulunan başka kelimeler dinletilmeye başlandı. Bunun yapılmasının amacı ise, -ilk deneyde- dinletilen kelimenin anlamını çıkarmak ya da -ikinci deneyde- dinletilen kelimenin sözlükte gerçekten bulunup bulunmadığını kontrol etmeleri için cevap vermeye zorlamaktı.
Elbette ki, beklenildiği üzere, uykuya daldıkları anda katılımcılar butonlara basmayı bıraktılar. Dolayısıyla, beyinlerinin kelimelere hala tepki verip vermediğini anlayabilmek için, beyinlerindeki motor bölgelerdeki aktivite gözlemlendi. Eğer ki, sol butona basmayı planlarsanız, beyninizin sağ yarım küresinde aktifleşmegörülür, sağ butona basmayı planlarsanız da beyninizin sol yarım küresinde bir aktifleşme görülür. 

Dolayısıyla, motor bölgelerdeki beyin aktivitesindeki bu lateralizasyona bakarak, birisinin hazırladığı yanıt için hangi tarafa yönleneceğini görebilmek mümkündür. Yapılan deneyde, katılımcıların uyku anında bile, duydukları kelimenin anlamına göre sağ ya da sol butona basma tepkisi için hazırlandıkları görüldü.
Deneyin sonunda, katılımcılar uyandıklarında, uykuya dalmadan önce duydukları kelimeleri hatırlayabildikleri görülürken, uyku anında duyduklarını hatırlayamadıkları görüldü. Bu da, karmaşık bilgileri uyku anında işlediklerini ve dahası bunu bilinçsizce yaptıklarını gösteriyor. Elde edilen bulgular, beynin uyku anında ve bilinçsizce bilgiyi işleyebilme yetisine sahip olduğunu ortaya koyuyor.

Daha Fazla Soru

Elbette ki, bu araştırma yalnızca bir başlangıç ve önemli soruların büyük bir kısmı da cevaplandırılabilmiş değil. Örneğin, eğer, uyku anında eylemlerimiz için hazırlanabiliyorsak, neden bunları gerçekleştirmiyoruz? Yani beynimizde sol ya da sağ motor bölgelerinde aktifleşme görülmesine karşın, butonlara neden basmıyoruz? Uyuyan beynin gerçekleştirebileceği ve gerçekleştiremeyeceği şeyler nelerdir?
Cümleler ya da cümle dizileri uyku anında işlenebilir mi? Rüya görüyorken beynimizde neler oluyor? Uyku anında dış dünyadan duyulan sesler rüyaya dahil edilir mi? Ve daha pek çok soru cevaplanmak için bekliyor. Fakat, daha önemli asırlık bir fantezi de önümüzde duruyor: Uykuda öğrenmek. Uykunun, daha önce öğrenilmiş bilgileri ya da koşullanma gibi öğrenmenin bazı temel biçimlerini güçlendirmede önemli olduğunu biliyoruz. Peki, daha karmaşık öğrenme biçimleri gerçekleşebilir mi ve eğer gerçekleşirse; beynin bunu yapabilmek için ödeyeceği maliyet ne olur?
Uyku, beynimiz için son derece önemlidir ve yaklaşık 2 ila 4 haftalık bir uykusuzluk ölüme neden olabilir. Uykunun tüm hayvanlar için hayati bir fenomen ve evrensel olduğunu akılda tutmak gerekir. Tüm bunların yanı sıra, beynimizi, uyku anında öğrenmeye zorlamak değil, uzun bir vadeye yayarak öğrenmeye çalışmak; beyin ve genel sağlığımız için de faydalı olacaktır

1 Ekim 2018 Pazartesi

Genlerinizde Travma Var mı?


Çocukluklarında travma yaşamış olan insanların, yetişkinliklerinde anksiyete bozuklukları veya Post Travmatik Stres Bozuklukları yaşama risklerinin daha fazla olduğu biliniyor. Icahn Medikal Okulu’nda görevli Rachel Yehuda’nın açıklamalarına göre, yeni keşfedilen ‘Biyolojik Psikiyatri’ alanında birçok kişi araştırmalara devam ediyor.
Araştırmalara göre, çocukluğunda travmalara maruz kalmış insanlarda veya ebeveynlerinin yaşadıkları travmalardan hemen sonra doğan bireylerde yetişkinlik dönemlerinde bazı biyolojik değişimler gözlemleniyor.
Çocukluklarında Nazi kamplarında travmalara maruz kalmış olan insanlar üzerinde yapılan araştırmalara katılan Yehuda ve arkadaşları, kamptan kurtulanlar ve onların çocuklarının genlerinde epigenetik faktörlerden kaynaklanan değişikliklerin olduğuna kanaat getirdiler. 
DNA sekansını değiştirmeden, sadece genlerin ekspresyonlarının çevre koşullarıyla değişimini inceleyen epigenetik, günümüzde birçok araştırmaya konu oluyor. DNA metilasyonu en çok bilinen epigenetik modifikasyondur. DNA’nın spesifik bölgelerine eklenen veya çıkarılan metil gruplarıyla birlikte değişen transkripsiyon ürünleri bu şekilde genomun fonksiyonun değişmesine ve farklı prosesler halinde ilerlemesine sebep olur. 
Hayvanlar üzerinde yapılan epigenetik çalışmalara göre, fazla strese maruz kalan denekler üzerindeki değişimlerin nesilden nesile aktarıldığı gözlemlenmiş. Yeni çalışmalarında Yehuda ve arkadaşları, insanlar üzerinde yaptıkları deneylerde stresle bağlantılı FKBP5 geninin metillenmesiyle Post Travmatik Stres Bozuklukları ve depresyon arasında bir ilişki keşfettiler.
Araştırmacılar, soykırımdan kurtulan 32 yahudi insan ve onların çocukları olan 22 kişi üzerinde bazı kan testleri yaptılar. Ebeveyn­-çocuk ilişkisine göre DNA’lar üzerindeki 7. intron’un (DNA’nın mRNA ve proteins entezine katılmayan bölgesi) metillenmesiyle,  FKBP5  geninin ilişki içinde olduğunu fark ettiler.
Yaşanılan travmalar sonraki nesilleri biyolojik olarak etkiliyor
Soykırımdan kurtulan insanlar ve çocukları üzerinde yapılan analizlere göre, ebeveynler ve çocukları DNA’ları üzerindeki FKBP5 geni üzerindeki 7. intronun aynı bölgesinde fakat karşıt yönünde aynı epigenetik değişimi gösteriyorlar. Kontrol deneklerine (soykırım yaşamamış insanlar) göre soykırım mağduru ebeveynlerin DNA’larında %10 daha fazla metilasyona rastlanırken, soykırım mağduru insanların çocuklarının kontrol deneklerine göre DNA’larında %7 oranında daha az metilasyona sahip oldukları gözlemlenmiş. ‘Araştırmanın sonucuna göre bireylerin yaşadıkları travmaların sonraki nesilleri biyolojik olarak etkilediğini kesin olarak söylemek mümkün.’ diye belirtiyor Yehuda. 
Biyolojik Psikiyatri dergisinin editörü John Krystal’a göre bireylerin çocuklarına aktardıkları travmaların sonucunda, çocuklar hayatlarının erken dönemlerinde stres bozukluğu veya depresyon yaşamasalar bile risklere daha açık hale geliyorlar. Bu durumda içerisinde bulundukları çevrenin durumuna göre sahip oldukları kalıtımsal travmaların etkilerini daha erken veya daha geç fark edebiliyorlar. 
Analizlerin sonuçları şu an için çocuklardaki travmatik etkilerin ebeveynlerinin gametleriyle mi yoksa hamilelik sırasında veya doğum sonrası mı aktif olarak kendilerine geçtiğini açıklayamıyor. Travmalara sahip ebeveylerin çocuklarının da zor bir çocukluk dönemi geçirdiklerini ve travma etkilerinin bu sayede daha kolay ortaya çıktığını belirten Yehuda: ‘İlginçtir ki, DNA metilasyonu ve zor bir çocukluk dönemi arasındaki ilişki oldukça açık. Bu ilişkiyi aynı intronun farklı bölgelerindeki değişime bakarak gözlemleyebiliyoruz.’ diyor.
Travmaların kaynağı
Araştırmacılara göre bulgular klinik açıdan birçok değişime yol açacağa benziyor. Kişinin sahip olduğu travmaların etkisinin ailesinden mi yoksa kendi deneyimlerinden mi geldiğini keşfetmek oldukça önemli bir hale gelecek. 
Ebeveynler ve çocuklarının sahip olduğu ortak genlerin ise onları spesifik olarak bazı koşullara daha hassas hale getirebileceği gerçeği, bilim dünyasından birçok kişinin ilgisini çekmeye devam ediyor.

27 Şubat 2018 Salı

Kişiliği şekillendiren biyolojik etkenler

Kişilik özelliklerinin birçoğu dışarıdan gözlemlenebilir; ama bu özellikleri şekillendiren birçok biyolojik etken de var.
Kişilik özelliklerini genellikle gördüğümüz farklılıklar üzerinden değerlendiririz. Birinin güleç ve konuşkan olduğunu, diğerinin huysuzluğunu, bir başkasının düzenli oluşunu dile getirebiliriz. Bu farklılıklar kendi başına ilginçtir; ama sadece gözlenebilir davranışlara odaklanırsak kişilik özelliklerinin kökenleri konusunda fazla bilgi edinemeyiz.
Vücudun içinde neler olup bittiğine bakmak da birçok ipucu verecektir. Zira araştırmalar, hormonlardan bağışıklık sistemine ve bağırsaklardaki mikroplara kadar birçok biyolojik faktörün de kişiliğin belirlenmesinde önemli olduğunu gösteriyor.
Strese girdiğimizde salgılanan kortizol hormonu saç telinde tespit edilebilir.

Stres hormonu

Bunlar önemli buluşlar; çünkü özellikle özenli, insaflı olmak ve nevrotik yapıya sahip olmak gibi kişilik özellikleri gelecekteki ruh ve beden sağlığını ve ömrün uzunluğunu etkiliyor. Kişiliğin fizyolojik temelleri bulunursa bu nedenler de açığa kavuşacaktır.
Örneğin böbrek üstü bezinin kabuk bölgesinde üretilen kortizol, vücudun strese gösterdiği tepkiyle bağlantılı bir hormondur. 2017'de yapılan bir araştırmada, kortizol hormonu ne kadar düşükse özenli ve insaflı olma özelliğinin arttığı görülmüştü.
Bu özelliğe sahip olanların daha sağlıklı olduğu da biliniyor. Bunlar daha az strese giriyor. Bunun nedeni düşük kortizolun yanı sıra strese karşı daha az hassas olmalarıdır. Bu da daha uzun ve sağlıklı bir yaşama katkıda bulunuyor.
Nevrotiklik de sağlığı etkileyen bir diğer kişilik özelliği olarak biliniyor. Bu özellikteki insanlar öfke, düşmanlık, moral bozukluğu ve endişeye, fiziksel sağlıkları ise riske daha açık olur.
Yararlı bakteriler beynin gelişimi için önemlidir.

Bağırsaktaki bakteriler

Araştırmalar, bu durumun bağırsaktaki bakterileri de etkilediğini gösteriyor. Nevrotik özelliği yüksek olan kişilerin bağırsaklarında, hastalıklara yol açan bakterilerin daha fazla olduğu görülüyor.
Bağırsaktaki yararlı bakteriler sağlığı olumlu etkilediği gibi beynin gelişimi açısından da önemli. Daha az insaflı insanlarda yararlı bakterilerin daha az olduğu görüldü.
Kişilik özellikleri ile mikroplar arasındaki bu bağlantı, nevrotik özelliği güçlü, daha az özenli kişilerin hastalıklara yakalanma riskinin daha fazla olduğunu gösteriyor.
Fakat bu karmaşık bir konu ve araştırmalar henüz başlangıç aşamasında. Kişilik özellikleri mi bağırsaktaki mikropları etkiliyor yoksa tersi mi oluyor, bunu henüz bilmiyoruz.
Ancak bu bağlantının küçük yaştan itibaren başladığı biliniyor. 2015'te 18-27 aylık çocuklar üzerinde yapılan bir araştırmada, mutlu ve iyi huylu çocukların bağırsaklarındaki bakteri türlerinin çok daha çeşitli olduğu görüldü.
Vücuttaki kronik iltihap ile kişilik özellikleri arasında da bağlantı var.

Vücutta kronik iltihap

Vücuttaki kronik enflamasyon (yangı veya iltihaplanma) ile kişilik özellikleri arasında da bağlantı olduğu görüldü. 2014'te 26 bin kişi üzerinde yapılan bir araştırma, insaflı ve vicdanlı kişilik özellikleri bakımından yüksek puan alan kişilerin bağışıklık sisteminin hastalıklarla mücadele etmek üzere belli proteinleri daha az ürettiğini gösterdi. Yeni deneyimlere de açık olan bu kişilerin daha aktif bir yaşam sürmesi sistematik enflamasyonu azaltıyor olabilir.
2017'de yayınlanan başka bir araştırmada da yüksek tansiyon ve nabız hızının da kişilikle bağlantılı olabileceğini ortaya koydu. Yüksek tansiyonluların nevrotik kişilik özelliklerinin daha baskın olması ihtimali yüksek.

Nabzın hızı

Sakin nabız genellikle fiziksel sağlık bakımından olumlu bir işaret olsa da kişilik bakımından daha karanlık verilere işaret ediyor olabilir. Araştırmalar, düşük nabızlı kişilerin daha fazla psikopatlık özellikleri gösterdiğini, daha saldırgan ve kriminal davranışlara meyilli olabileceklerini gösteriyor. Düşük nabız korkusuzluk göstergesidir ve şiddet ve çatışma yoluyla rahatlama arayışını teşvik ediyor olabilir.
Ancak bu fikirlerin doğruluğunu kesinleştirmek için daha fazla araştırma gerekiyor.
Yine de kişiliğimizle vücudumuzun fiziksel özellikleri arasında bir bağlantı olduğu açık. Gelecekte belki de kişiliği farklı şekillerde ölçebileceğiz. Kişilik tespiti için anket soruları ve davranışları gözlemekten ziyade belki de hormonları, proteinleri ve bakterileri değerlendirecek bir kan testi veya nabız ölçümü yeterli olacak.
Yani kısa bir süre sonra kişilik tespitinde psikolojinin yanı sıra biyolojinin de ağırlık kazandığını görebiliriz.

27 Şubat 2016 Cumartesi

Neden uyuruz?


Bazıları sekiz saate ihtiyaç duyarken bazılarına dört saat yetiyor. Ama herkesin nefes almak ve yemek gibi uykuya da ihtiyacı var. Fakat bilim insanları bunun nedenini hâlâ çözebilmiş değil.
Bu konuda ilginç teoriler ve ipuçları var. İpuçlarından en belirgin olanı, yeterince uyuduğumuzda kendimizi iyi, mahrum kaldığımızda ise çok daha kötü hissetmemiz. Birkaç günlük mahrumiyetin ardından uyku ihtiyacı öylesine ağır basar ki hiçbir şey uyanık kalmamızı sağlayamaz. Yapılan deneylerde bu haldeki insanların aşırı yüksek müzikte, ayakta, hatta tekmelenirken bile uyuduğuna tanık olunmuştur. Birkaç günlük uykusuzluk hali insanda kafa karışıklığı, unutkanlık ve halüsinasyona neden olur. (En uzun süreli uyanık kalma rekoru 11 gündür.)
Fakat yorulduğumuz için uyuduğumuzu söylemek acıktığımız için yemek yediğimizi söylemek gibi olur; uyuma nedenimiz budur, ama neden uykuya ihtiyaç duyduğumuz sorusunun yanıtı değildir bu.

Bellek yardımı

Son yıllarda ortaya çıkan bir teoriye göre uyku, yeni bellek oluşumunda ve pekiştirilmesinde önemli rol oynar. Hafıza sistemimiz psikolojik gizemini korurken, birçok araştırma uykunun perde arkasında bakım ve muhafaza işlevi gördüğünü iddia ediyor.
California Üniversitesi’nden Matthew Walker ve ekibi, deneklere bilgisayarda sırasıyla çeşitli şekiller gösteriyor. Deneklerin yarısı bu şekilleri sabah, diğer yarısı ise akşam izleyip ezberlemeye çalışıyor. Daha sonra laboratuvara dönen deneklerin sabahçı olanları tüm gün boyunca uyanık kaldıktan sonra, akşamcı olanlar ise gece uyuduktan sonra hafıza testine tabi tutuluyor. Uyumuş olanların şekillerin sıralamasını çok daha iyi hatırladığı ortaya çıkıyor.
Gün içindeki kısa uykuların da hafızayı güçlendirdiği düşünülüyor.
Bazı araştırmacılar uykunun tazeleme ve yeniden düzenleme yoluyla belleğimize yardımcı olduğunu ifade ediyor. Sıçanlara labirent içinde yol bulma eğitimi verilerken beyinlerinde gerçekleşen aktivite biçiminin gece uyku sırasında da tekrarlandığı görüldü. Buradan, gündüz edinilen tecrübenin uyku sırasında da tekrarlandığı sonucuna varıldı.
Dinlenmek ayrıca kötü deneyimlerin etkisinin azaltılmasına da yardımcı oluyor. Walker’in araştırmasında, kötü ve travmatik olayların yarattığı olumsuzluklarla beynin uyku sırasında baş etmeye çalıştığı da iddia ediliyordu.

Rüya alemi

Burada rüya olgusu da devreye giriyor. Belleğimizin uyku sırasında yaşadığı çılgın maceralar olarak ifade edebileceğimiz rüyaların, belleğin tazeliğini korumak için rastgele harekete geçmesi ve yaşanan olaylar arasında bağlantı kurma çabasının ürünü olduğu sanılıyor. Uyku mahrumiyetinin halüsinasyona yol açmasının nedeni de bu olabilir. Uyku yoluyla belleğimizi yeniden düzenleme fırsatından mahrum bırakıldığımızda rüyalar davetsiz bir şekilde uyanık dünyamıza girerek gerçek olanla olmayanı birbirinden ayırmamızı zorlaştırıyor.
Bütün bunlar aslında bazı verilere dayanan spekülasyonlar. Beynimize çeki düzen vermenin yanı sıra, vücudumuz uykuyu hasarlı hücrelerin onarımı gibi bazı düzenleme ve idare işlerini yapma fırsatı olarak da değerlendiriyor olabilir.
Bazı bilim insanları ise uykunun düzen ve onarım amaçlı olmadığını savunuyor. “Neden uyuyoruz?” sorusu yerine “Neden uyanığız?” sorusunun sorulması gerektiğini belirtiyorlar. Sıcak, güvende ve tok haldeyken, yani temel ihtiyaçlar giderilmişken etrafta dolaşmanın ve uyanık kalmanın enerji israfı olduğunu ifade ediyorlar.
Net olan şey, uykunun akıl ve beden sağlığı için gerekli olması. Herkesin ihtiyacı farklılık gösterse de ortalama 7 saat uyumak gerekiyor. Daha az uyuyanların kalp hastalıkları gibi bazı hastalıklara daha açık hale gelme riskinin yanı sıra yaşam sürelerinin de kısaldığı düşünülüyor.
Yani, bir dahaki sefere uyumak istediğinizde suçluluk duygusuna kapılmak yerine, uykunun size ne kadar iyi geleceğini düşünmek daha doğru olabilir.

Taş Devri diyeti daha mı sağlıklı?


İşlenmiş gıdaların sağlıksız olduğunu biliyoruz; ama bu nedenle tarih öncesi bir diyete geri dönmeye çalışmak mantıklı mı?
Taş Devri insanları ne pizza yiyordu ne de kek. Eti için hayvan avlıyor, balık tutuyor, ormandan fındık-fıstık ve yemiş topluyordu. Bazıları, 2,5 milyon ile 10 bin yıl öncesinde yaşayan bu insanların uyguladığı diyetin insana en uygun diyet olduğu görüşünde.
“Taş Devri diyeti”ni destekleyenlerin argümanı şu: İnsan vücudu Taş Devri’nde yaşama adapte oldu; o günden bu yana genetik yapımızda pek bir değişiklik olmadığı için bu dönem insanlarının tarım öncesi uyguladıkları diyet biyolojik olarak insana daha uygundur. Bu diyeti savunanlar, insanların bugün her türlü süt ürünlerinden, makarna, ekmek, pirinç gibi tahıl ürünlerinden, hatta baklagillerden uzak durması gerektiğine inanıyor. Kalp hastalıkları, diyabet, kanser gibi modern hastalıkları insanın Taş Devri’ndeki anatomik yapısına uygun olmayan bir beslenme tarzına sahip olmasına bağlıyorlar.
Peki, mağarada yaşayan insanların diyetinin bizim için daha iyi olacağına dair bilimsel bir veri var mı? Burada iki sorunun yanıtını aramak gerekiyor: Birincisi, modern insan Taş Devri insanı ile biyolojik olarak aynı mıdır? İkincisi, o devrin beslenme tarzı bizim için daha mı faydalı olacaktır?


Taş Devri diyetini savunanlar, o diyetin insanın sindirim sistemine daha uygun olduğu görüşünde. Tarım ve hayvancılığın ortaya çıkmasıyla beslenmemize giren süt ve tahıl ürünlerinin insanın evrimine ve vücut yapısına aykırı olduğunu ileri sürüyorlar. 2012’de Polonya’da yapılan bir araştırma, Batı ülkelerindeki nüfusun günlük enerji kaynağının yüzde 70’ini oluşturan süt ve tahıl ürünleri, şeker ve işlenmiş yağın Taş Devri insanının yemekleri arasında yer almadığını belirtiyordu.

Genetik değişim

ABD’deki Minnesota Üniversitesi’nde evrimsel biyoloji uzmanı Marlene Zuk ise bu görüşe katılmıyor. Zuk, farklı genlerin farklı oranlarda değişim gösterdiğini, bu nedenle Taş Devri insanı ile genetik olarak tıpa tıp aynı olmamızın beklenemeyeceğini vurguluyor. İnsan sürekli evrim halindedir. “O dönem sahip olduğumuz bazı genler de yaşamın sadece suda var olduğu dönemdeki genlerle aynı diye suda beslenmemiz gerektiğini mi söylemeli?” diye soruyor Zak.
İnsanın tarihi bakımından son dönemler olarak adlandırabileceğimiz bir genetik değişim 7 bin yıl öncesine denk düşen laktoz direnci ile ilgili. İnsan yavrusu sütle besleniyor, ama anne sütü kesildiğinde başka bir süt verilmesi durumunda mide ağrısı ve ishal gibi rahatsızlıklar baş gösteriyordu. İnsanlar inekleri sütü için değil, eti ve derisi için beslemeye başlamıştı. Ama inek sütünü içip de sindirebilen insanlar evrimsel bir avantaj kazanmış oldular; sadece fazladan bir besin kaynağına kavuşmakla kalmayıp, temiz içeceğe de kavuşmuş oldular. Böylece hayatta kalma şansları daha da arttı ve sütü sindirmelerini sağlayan genlerini çocuklarına da aktarma olanağına sahip oldular. Böylece zamanla sütle beslenebilen insan sayısı farklı yerlerde farklı sayılarda artmış oldu.


Genetik olarak Taş Devri insanı ile yüzde yüz örtüşmesek de bu dönemin beslenme tarzı yine de bizim için daha iyi olabilir mi? Çoğunluğu işlenmiş gıdalardan oluşan bir diyet karşısında Taş Devri diyeti elbette üstün gelecektir; ama sağlıklı bir beslenme tarzı ile kıyaslandığında aynı sonuca varabilir miyiz?
Bu konuda yapılan araştırmalar şunu göstermiş: Taş Devri diyeti ile daha hızlı kilo kaybedebiliriz; ama yapılan deneylerin çoğu kısa dönemli ve insanları böyle bir diyet yapmaya ikna etme konusundaki sıkıntılar nedeniyle az sayıda insanla yapılmış.

Mağara diyeti mi, Kuzey diyeti mi?

Bu yıl yeni bir araştırma ile konu tekrar gündeme geldi. Araştırma, Taş Devri’ndeki beslenme tarzının insan için daha iyi olduğunu gösteren verilere ulaşıldığını iddia ediyordu. Yapılan kontrollü deneyin süresi iki yılı kapsıyordu; yani diğer deneylere kıyasla daha uzundu. Ortalama 60 olan denek sayısı da diğerlerine göre daha fazlaydı. İki yıl boyunca deneklerin bir kısmına Taş Devri diyeti, diğerlerine ise yağ oranı düşük olan Kuzey diyeti uygulanmıştı. Kuzey diyeti hiçbir yiyeceği dışlamıyor, fakat az yağlı süt ürünlerine ve lifli tahıl ürünlerine dayanıyordu. Deneklerin alması gereken ideal miktarda protein, yağ ve karbonhidrat hedefleri belirlenmişti.


Deney sonucunda şu görüldü: Her iki gruptaki denekler de kilo kaybetmişti; ama altı ayın sonunda Taş Devri diyetini uygulayan kadınlar Kuzey diyetini uygulayanlara oranla daha fazla kilo kaybetmiş, belleri daha fazla incelmişti. Fakat iki yılın sonunda her iki gruptaki denekler arasında kilo bakımından fark kalmamıştı. Tek fark zararlı olarak değerlendirilen kan yağlarının, trigliseridlerin oranıydı. Ancak Kuzey diyeti uygulayanlarda da bu oran güvenlik sınırları içinde, normal seviyedeydi. Her iki gruptaki denekler de diyete uymanın zorluklarından ve besin gruplarını hedef olarak gösterilen ideal miktarda tüketememekten yakındılar. 2011’de yapılan başka bir deneyde denekler Taş Devri diyetinde yeterli miktarda kalsiyum, demir ve lif almanın zorluğunu dile getirmişti.
Yani kısacası, mağara devri insanları gibi beslenmenin daha iyi olduğunu gösteren bilimsel bir veri yok. Beyaz ekmek, şekerli kahvaltılık tahıllar gibi aşırı miktarda işlenmiş gıdalara dayalı bir beslenme elbette sağlıklı değil. Ama bu her türlü süt ve tahıl ürünlerinden kaçınmak anlamına gelmemeli, eğer bunlara karşı herhangi bir alerjiniz yoksa.
Kilo vermek açısından ise söylenebilecekler zaten bildiğimiz şeyler: Az yiyip, çok hareket etmek. Yani hâlâ sihirli bir değnek yok!

26 Şubat 2016 Cuma

Kâsede yemek beynimizi nasıl etkiliyor?


Londra’dan Kaliforniya’ya restoranları kasıp kavuran yeni bir eğilim var: Kâsede yemek modası.
Deneyenler yemeğin kâsede çok daha lezzetli olduğunu iddia ediyor.
Peki, bunun bilimsel bir açıklaması var mı?
New York Post’ta çıkan bir habere göre, aynı yemeği tabakta yiyenler, kâsede yedikleri kadar tat alamıyorlar.
Sağlıklı yemek ve salataların kâsede çok daha lezzetli olduğunu ileri sürenler çok.
Bu iddialar çoğu insana anlamsız gelebilir. Ama haklı yönleri var.

Tadı etkileyen faktörler

İşin püf noktası, çeşitli duyusal uyarıcıların tat algımızı nasıl etkilediği ve yemekten sonra kendimizi ne kadar tok hissettiğimizle ilgili.
Yemeklerin rengi ve ağızda yarattığı hissin tadı etkilediğine dair çok sayıda veri var. Yemeğin sunulduğu kabın şekli ve yapıldığı maddenin de benzer bir etkide bulunduğu belirtiliyor.
Örneğin kırmızı renkli bir tatlı, aynı miktarda şekere sahip başka bir renk tatlıdan daha tatlı gelir insana.


Gerçek bir restoran ortamında yapılan bir araştırmada, daha ağır çatal-bıçak takımları ile servis edilen yemeklerin daha değerli olduğuna dair bir algı yarattığı görüldü.
Fakat bu tür deneylerin sonuçları değişkenlik gösterebiliyor. Örneğin başka bir araştırmada da hafif plastik kaşıkla yenen yoğurt, daha yoğun ve pahalı olduğu hissi yaratmıştı.
Yemeğin yendiği tabak-çanakta da birçok etken rol oynayabiliyor.
Oxford Üniversitesi’nden tat psikolojisi uzmanı Charles Spence, “Yemeğin kıvamından ısısına, ağızda bıraktığı histen tabakta mı yoksa kâsede mi yendiğine kadar birçok şey tadı etkiliyor” diyor.

Kâsede yemek

Yemek yerken kâse elde tutuluyorsa, kabın ağırlığının artırılması, yemekten tatmin hissinin de artmasına, hatta yemeğin tadının daha yoğun alınmasına neden olabiliyor.
“Ayrıca kâse ılıksa etrafınızdaki insanların da daha sıcak olduğunu düşünürsünüz” diyor Spence. “Hatta daha fazla para ödemeye razı olabilirsiniz.”
Spence, yaptığı deneylerde, tabağın kenar genişliğinin tabaktaki yemek miktarı algısını etkileyip etkilemediğini de araştırdı. Tabağın büyüklüğü arttıkça aynı miktar yemeğin daha küçük porsiyon gibi algılandığı görüldü.


Buradan hareketle Spence, “Kenarı olmayan bir kâse, ağzına kadar yemek dolu görüntüsüyle daha fazla yemek yemiş olma hissi yaratacaktır” diyor.

Bu verilerden yola çıkan restoranlar, olağan dışı tabak çanakla servis yaparak müşterilerin tat algısına daha çok yönlü hitap etmeye çalışıyor.
Doğrama tahtaları ya da kayağantaşı üzerinde yemek servisleri giderek yaygınlaştığı gibi, zaman zaman tuğla üzerinde bile yemek getirildiği oluyor.
Spence’e göre, “Kâsede yemek servisi, bu tuhaf akımlara karşı bir tepki olabilir; ama bu durum aynı zamanda yemeğin yendiği tabak çanağın öneminin ve bazı yemeklerin gerçekten de belli bir tarzda sunulması gerektiğinin anlaşıldığını da gösteriyor”.
Kısacası, araştırmalar ve anlatılanlar gösteriyor ki, bugünlerde ne yediğinizden çok nasıl yediğinize önem veriliyor.

Popular Posts