Kariyer Önerileri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kariyer Önerileri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Ekim 2018 Pazar

İdeal ofis sıcaklığı ne olmalı?

Birçok işyerinde, ortam sıcaklığı konusundaki anlaşmazlık nedeniyle her gün tartışma yaşanıyor; klima ayarı defalarca değiştiriliyor. İdeal oda sıcaklığı diye bir şey var mı? Sıcaklık algısı cinsiyete göre nasıl değişiyor?
Sıcak iklimlerde yaşayan insanlar binlerce yıldır kendilerini serinletecek yöntemler geliştirmeye çalışmış, kimi pencerelere ıslak örtüler asmış, kimi kölelerine palmiye yaprakları sallatmıştı.
Artık sadece bir düğmeye basarak oda sıcaklığını ayarlamak mümkün. Ancak 2015'te ABD'de yapılan bir ankete göre, ofis çalışanlarının çoğu oda sıcaklığından memnun değil: yüzde 42 ortamın çok sıcak, yüzde 56 ise çok soğuk olduğunu düşünüyor. Bugün artık oda sıcaklığını ayarlamak mümkün olsa da bu derecenin ne olması gerektiği konusunda fikir birliğine varılamıyor.
Birçok işyerinde, ortam sıcaklığı konusundaki anlaşmazlık nedeniyle her gün tartışma yaşanıyor; klima ayarı defalarca değiştiriliyor.
İşçilerin rahat bir ortamda çalışması finansal sonuçları bakımından da önemli. Örneğin İngiltere'de derece kontrolünün çalışma saatlerinde yüzde 2 kayba denk geldiği, bunun ise ekonomiye yıllık maliyetinin 13 milyar sterline ulaştığı belirtiliyor.
Çalışma ortamının optimum sıcaklıkta olması iş tatmininin yanı sıra verimlilik ve işbirliğini de artırır. Yanlış derece işçilerin yavaşlamasına, kilo almasına, hatta hastalanmasına neden olur.
Facebook'un kurucusu Mark Zuckerberg'e göre, konferans salonunun sıcaklığını 15 derecede tutmanın zihinsel yoğunlaşma üzerinde olumlu etkileri var. ABD'nin eski başkanı Obama'nın ise Oval Ofis'i çok sıcak tuttuğu söyleniyor.

Herkesi memnun etmek?

Aslında herkesi sürekli memnun edecek bir ofis derecesi tespit etmek mümkün değil. Londra'daki bir üniversitenin enerji enstitüsünde araştırma yapan David Shipworth'e göre, sorunun bir yönü de 'doğru' dereceyi bulma çabası; bu ise neyi ölçtüğünüze bağlı olarak değişir.
Örneğin, işyerlerini en çok ilgilendiren konulardan biri olan verimlilik sorununu ele alalım. Bir araştırmada, ortam sıcaklığının çalışanların verimliliği üzerindeki etkisi incelendi. Dokuz kadın 25 derecede klavyede sürekli yazı yazarken hata oranı yüzde 10 olmuştu. Sıcaklık 20 dereceye düşürüldüğünde verimlilikleri yarı yarıya azalmış, hata oranı iki katına çıkmıştı.
Ancak her şey bu kadar basit değil. Öğrencilere çok sayıda cep telefonu tarifesi gösterilmiş ve içlerinden en uygun maliyetli olanını seçmeleri istenmişti. Bu işlemi 19 derecelik serin bir odada yaptıklarında doğru tarifeyi seçenlerin sayısı, 25 derecede doğru tarifeyi seçenlerin iki katı olmuştu. Yani sıcak bir ortamda olmamız karmaşık kararları almamızı zorlaştırıyordu.
Ortam sıcaklığı sadece verimliliği etkilemekle kalmaz, düşünme tarzını da değiştirebilir. Yaratıcı düşünce açısından sıcak ortamlar çok daha iyi iken, tekrar içeren monoton işlerde insanların sürekli tetikte olmasını sağlamak bakımından serin ortamlar çok daha elverişli. Sıcaklık 27 dereceyi aştığında matematik becerileri azalıyor.
Ortam sıcaklığı işbirliği eğilimini de etkileyebilir. 33 kişi üzerinde yapılan bir araştırmada, sıcak ortamdakilerin etrafındaki kişilere karşı sıcak duygular beslediği görülmüştü. Hatta elinde sıcak kahve fincanı tutanlar etrafındakileri daha sevecen ve cömert bir bakışla değerlendiriyor, buzlu kahve tutanlar ise ilgi göstermiyordu.
Araştırmalar, tipik ofis işlerinde (müşteri hizmetleri, metin yazımı vb.) ideal sıcaklığın 22 derece olduğunu gösteriyor. Ancak bunların çoğu zaman 100'den az kişiyi kapsayan küçük araştırmalar olduğunu belirtmek gerek.

Kadınlar neden üşüyor?

Doğru sıcaklığı tespit ederken işyerinde yapılan işin zihinsel gereklerini hesaba kattıktan sonra bakılması gereken şey hedef grubun kimlerden oluştuğu, bunların yaşları, kiloları ve cinsiyetleridir.
Kişinin vücut ısı metabolizma hızına bağlıdır. Bunu hesaplarken 40 yaşında, 70 kg ağırlıkta bir erkek esas alınır.
Oysa yapılan araştırmalar kadınların metabolizma hızının erkeklerden çok daha düşük olduğunu ve ofis sıcaklığının 3 derece daha fazla olması gerektiğini gösteriyor.
Ancak vücudumuzdaki sıcaklık algısı her zaman güvenilir olmayabilir. 32 kişilik bir araştırmada, insanların yarısı güneşi andıran sarı ışıkla aydınlatılmış bir odaya konup her 10 dakikada bir kendilerini ne kadar sıcak hissettikleri sorulmuştu. Diğer yarısı ise serinlik hissi veren beyaz ışıkla aydınlatılmış bir odadaydı. Katılımcılar, bu odaların sıcaklığının artırılıyor veya azaltılıyor olduğunu bilmiyordu. Sarı ışıklı odadaki denekler oda serinletilmesine rağmen kendilerini beyaz ışıklı odadakilere kıyasla daha sıcak hissediyorlardı.
Belki de bir gün bu tür psikolojik etkenler kullanılarak hem çalışanlar memnun edilebilir hem de enerji tasarrufu yapılabilir.
Uzmanlar termostatta sürekli ayar yapmanın çevreye zararı kadar vücut için de zararlı olduğunu, obezite ve diyabet sorunlarını artırabileceğini söylüyor.

Sapmaların faydası

Oysa vücudu ideal olarak hissettiğimiz sıcaklıktan biraz daha serin ve biraz daha sıcak ortamlara maruz bırakmak kalp ve damarlar ile metabolizma açısından egzersiz işlevi görür.
Ancak bu hafif değişimin dışındaki aşırı sıcaklık oynamaları tehlikelidir. Peki çalışanların bu alandaki hakları ne ifade ediyor? Birçok ülkede çalışma ortamının asgari düzeyini belirleyen bir sınır varken (İngiltere'de 16 derece) üst sınır için çoğu zaman "makul" ifadesi kullanılıyor.
Avustralya'da hava sıcaklığı 34 derecenin üzerine çıktığında işçilerin her saat için yarım saat mola hakkı bulunuyor. Benzer haklar elde etmek birçok ülkede zor olabilir. Ama ücretsiz içme suyu, düzenli molalar ve termometre talebi üzerinde durulabilir.
Genel termostat kontrolü bazı işyerlerinde ömrünü tamamlıyor da olabilir. Zira tıpkı uçaklarda olduğu gibi, kişinin oturduğu yere özgü kontrol sistemi geliştiriliyor.
Peki ideal ofis sıcaklığı nedir? Buna kesin cevap vermek zor olsa da 22-24 derece arasında olduğu söylenebilir.
Singapur'un ilk başbakanı Lee Kuan Yew ideal sıcaklığın 22 derece olduğuna inanıyordu. Tropik bir ülkenin ekonomik başarısını neye borçlu olduğu sorulduğunda cevabı hazırdı Lee'nin: klima…

5 Ekim 2018 Cuma

İşyerinde Mobbing İle Baş Etmek İçin Yapılması Gerekenler


Son yıllarda, işyerlerinde önemli bir sorunun varlığı mobbing olarak belgelenmiştir. Mobbing, mağdur için ciddi psikolojik ve mesleki sonuçlara yol açmaktadır.
Hiç kimse herhangi bir sebepten dolayı taciz edilmeyi hak etmiyor. Özellikle işyerinde mobbing, bir bireye kasten uygulanmış duygusal ve psikolojik bir terörizmdir.
Terörün ortak bir gündemi vardır ve bu da hedefledikleri kişilerde korku, kaos, tahribat ve yıkım yaratmaktır. Mobbing size sistematik olarak aynı şekilde görülmüyor olabilir ama kurban üzerinde bıraktığı etki tamamen aynı.
Hedefler genellikle örgütsel normdan içinde farklı olan kişilerdir. Genellikle mağdurlar yetkin, eğitimli, dirençli, açık sözlü, statükoya meydan okuyan, daha empatik ya da çekici, yaşları 32 ile 55 arasında olan kadın bireyler. Hedefler ayrıca ırk olarak farklı ya da azınlık grubunun bir parçası olabilir.
Mobbing bir insanın güvenliğini, onurunu, kimliğini ve aidiyetini alır, onun zihinsel ve fiziksel sağlığını zedeler. Bu durum sadece kendiyle sınırlı kalmaz. Etkiler, hedefin partnerine, ailesine, arkadaşlarına ve hatta topluluğa doğru dışarı doğru yayılır.
Her ne kadar iş ortamlarında mobbinge karşı bazı adımlar atılsa da bu yeterli kalmayabiliyor. Hatta mobbingi zımnen destekleyen çalışma ortamları bile görebilmeniz mümkün.

İşyerinde mobbing ile baş etmek için atmanız gereken beş adım:
1. Her şeyi detaylı bir şekilde belgeleyin. Doğru olmayan bir şeyi, yaşadığınız tüm olayların bir günlüğünü tutun. Elinizdeki daha fazla kanıt, daha sonra yasal işlem için başvurunuza daha iyi olur.
2. Kendinize biraz zaman verin. Organizasyonun dışında kalmak doğru bir ilk adım olabilir. onun için ilk düşünceniz işten ayrılmak olmasın. Olanları anlatmak için iş yerinde güvenebileceğiniz bir kişiyi arayın.
3. İzolasyonu durdurmak için iyi bir kurtarma ekibi edinin. İyi bir klinik psikolog iyileşme stratejileri geliştirmenize, doktorunuz ve avukatınızla irtibat kurmanıza, psikolojik bir hasar raporu yazmanıza ve sizin için savunmanıza yardımcı olacaktır. İyi bir avukat yasal işlem başlatmanıza yardımcı olacaktır. İyi bir doktor, zorbalığın tıbbi yansımalarını tedavi edecektir.
4. Özbakımınızı ihmal etmeyin bir öncelik haline getirin. Yaşadığınız sorunlar bazı alışkanlıklarınızı aksatmanıza neden olabilir. Bu da durumu daha çıkmaza sokar. Sevdiğin şeye odaklan. Günlük manevi pratiğini aksatma, iyi beslenme ve egzersiz planlarını takip edin.
5. Anlamlı yaşam aktivitelerine katılın. Yeni hedefler belirleyin. Her zaman farklı ortamlarda bulunmaya özen gösterin. Yeni şeyler takip edin, hobiler edinin.

27 Şubat 2016 Cumartesi

İşe geç gitmek işyeri için neden yararlıdır?


Sabah kalkmadan önce çalar saatinizi kapatıp duruyorsanız kendinizi suçlu hissetmenize gerek yok. Kabahat sizde değil, işe başlama saatinizde.
Yapılan araştırmalar, çoğumuz açısından işe başlama saatinin doğal vücut saatimize uymadığını gösteriyor. Uzmanlar, bu konuyu dikkate almaları gerektiği konusunda işverenleri uyarıyor.
ABD’deki Washington Üniversitesi İşletme Fakültesi’nden Christopher Barnes’ın yayımladığı bir makalede, uykunun aslında birçok şirketin görmezlikten geldiği “stratejik bir kaynak” olduğu belirtiliyor.
İş saatleri insanların doğal uyku düzeni ile uyumlu hale geldiğinde, daha sağlıklı, az stresli ve daha konsantre oldukları için işlerinde de daha verimli ve yaratıcı olduklarına işaret ediyor Barnes.
Aynı şekilde bunun tersi de doğru. Yani, çalışanlar az uyuduklarında büyük hatalar yapmaları ve iş kazalarına yol açmaları ihtimali de artıyor.
Barnes’ın araştırmasında ayrıca, gece geç yatan insanların sabah erken saatlerde daha az etik davranışlar sergileyebildiği, normalde sabahları erken kalkan insanların ise gece geç saatlerde bu şekilde davranabildiğine dikkat çekiliyor.

Vücut saati

Fakat sorun sadece ne kadar uyuduğunuzla ilgili değil. Sabah 8’de ne kadar verimli olduğunuz sirkadiyen ritim ya da günlük ritim olarak adlandırılan şeyle ilgili.



En ilkel bakteriden insana kadar her organizmanın biyolojik olarak belli bir vücut saati vardır. Bu saat kişiden kişiye farklılık gösterir.
Münih’teki Ludwig-Maximilian Üniversitesi Tıp Psikolojisi Enstitüsü’nden kronobiyoloji profesörü Till Roenneberg bunu ayaklara benzetiyor. “Bazıları büyük ayaklı, bazıları küçük ayaklıdır doğuştan; ama çoğu insan ortalarda bir yerdedir” diyor.
Roenneberg’e göre, birçok şirket, iş saatini, çalışanlarının vücut saatine uymayan 8-9 gibi erken saatlerde başlatıyor.
Bu uyumsuzluk, günün her saatinde verimli olma, e-postalara ve telefonlara cevap verme baskısıyla birleştiğinde “sosyal jetlag” denen durum oluşuyor. Yani vücudun her zaman yanlış zaman diliminde olması hali.
Roenneberg, insanların yüzde 70’inin kalkması gereken saatten daha erken kalkmak zorunda olduğunu, yani iyi dinlenmiş ve en verimli halde güne başlamadığını belirtiyor.

Ergenlikte sorun başlıyor

Oxford Üniversitesi Uyku ve Sirkadiyen Nöroloji Enstitüsü’nden Paul Kelley, insanın vücut saati ile günlük uymaları gereken program arasındaki uyumsuzluğun ergenlik döneminde başladığını söylüyor.


Bu dönemde çoğu insanın vücut saati ileri gitmeye başlıyor. Ortaokul, lise dönemindeki gençler, okula erken başlamaları gerektiği için ortalama üç saat daha erken güne başlarlar.
Bunun sonucunda kronik uyku eksikliği ve bundan kaynaklı konsantrasyon azlığı ortaya çıkar. Bu ise uzun dönemde obezite ve diyabet gibi sağlık sorunlarına neden olabilir.
Kamu sağlığı alanındaki düzenlemelerin bir parçası olarak ABD ve İngiltere’de okula başlama saatleri bazı bölgelerde ileri alınıyor.
İnsan yaşlandıkça vücut saati de daha erken saatte kalkmaya yönelir. Fakat Kelley, çoğu insanın hala iş nedeniyle daha erken kalkmak zorunda olduğunu söylüyor.
İdeal işe başlama saatinin sabah 10 olduğuna inanıyor Kelley. 8’de işe başlamanın mantıklı olmadığını söylüyor.
Erken saatlerde güne başlayanların çalışkan, geç başlayanların ise tembel olduğu konusundaki yaygın inanca ilişkin olarak Kelley, “vücut ritmini kontrol eden biyolojidir, alışkanlıklar değil” diyor.
Performans ölçümlerinin ise işe başlama saatine yönelik önyargılarla değil, çalışma süresi içindeki verimliliğe göre yapılması gerektiğine inanıyor.

Uyku teşviki

Roenneberg, Almanya’daki Volkswagen otomobil fabrikası ile TyssenKrup çelik fabrikasında farklı kronotiplerle ilgili (kişinin erkenci mi yoksa geç mi güne başladığını ifade eden kavram) bir araştırma yaptı.


Çalışanların işe başlama saatini vücut saatlerine göre ayarladı. Sabah erken kalkanları sabah vardiyasında, gece geç yatıp sabah geç kalkanları öğlen ve akşam vardiyasında çalıştırdı.
Her iki durumda da iş saatlerini kendi biyolojik vücut saatlerine uyarlayan işçilerin çok daha üretken, sağlıklı ve hem işte hem de kendi zamanlarında daha az yorgun düştükleri görüldü.
Oregon Enstitüsü Meslek Sağlığı Bilimleri’nden Ryan Olson ofis çalışanlarında da aynı bulgulara rastladı. Olson, günümüz teknolojisinde katı zaman düzenlemesine gerek olmadığını belirtiyor.
Olson, uluslararası bir enformasyon teknoloji firmasında çalışan Amerikalı işçiler üzerinde bir yıl süren bir araştırma yaptı. Araştırma öncesinde çalışanların sabah 8 ya da 9’da işe başlaması, aynı zamanda diğer ülkelerdeki iş arkadaşlarından gece yarısı gelen telefonlara da cevap vermeleri gerekiyordu. Sabah erken işe başlayanların daha çalışkan olduğu konusundaki önyargıyı gidermek için Olson verimlilik ölçümünün saate değil, alınan sonuçlara göre yapılmasını sağladı.
Çalışanların iş ve ev yaşamını daha iyi dengelemelerini sağlama amacı taşıyan araştırmada, haftada bir saat daha fazla uyuma olanağı da tanındı. Olson bu ekstra bir saatlik uykunun faydasının bütün yıl boyunca görüldüğünü vurguladı.
Olson, “Zayıfların uykuya ihtiyacı olduğuna dair eski bir inanç var. Ama artık az uykunun kimseye bir yararı olmadığı konusundaki inanç yaygınlaşıyor. Artık şirketler uyku konusunda daha fazla bilgi almak istiyor” diyor.

22 Şubat 2016 Pazartesi

Aynı anda birçok iş yapmak ne kadar verimli?


Aynı anda birçok işi yapmanın dikkat eksikliğine ve verimsizliğe yol açtığı kanısı ne kadar doğru?
Ofiste çalışan çoğu insanın başına gelmiştir: Bilgisayarınızda çok sayıda internet sitesi ve dosyanın yanı sıra e-postanız, sosyal medya hesaplarınız açıktır. Aynı anda birçok işi yapmaya çalışıyorsunuzdur. Saatlerce bilgisayarınızın başında oturmanıza rağmen sanki pek bir iş tamamlamıyorsunuz duygusuna kapılırsınız.
Aynı anda birçok işi yapmaya çalışmak sadece işyerine özgü bir durum da değildir. 2014’te yapılan bir araştırmada, yetişkinlerin yüzde 99’u her hafta belli bir dönem aynı anda iki aracı birden kullandığı görüldü. Bu ortalama olarak her gün iki saat üç dakika boyunca devam ediyor. En yaygın kombinasyon ise televizyon açıkken telefonda konuşma şeklinde görülüyor.

Aklı kalmak



Aynı anda birkaç işi yaparken zamandan tasarruf ettiğimizi düşünürüz; ama yine de bir işi bitirip diğerine başlamanın daha verimli olacağı fikri de çıkmaz kafamızdan.

Oysa yıllar boyunca yapılan araştırmalar incelendiğinde, verimliliğin kişiden kişiye değiştiği, bazıları işlerini tek tek yapmaktan yana iken, bazı insanların da aynı anda birçok işi yaparken daha verimli çalıştığı görülür.
Aynı anda birçok işi yapmak aslında bu işleri eşzamanlı olarak tamamlamaktan ziyade, aynı zaman dilimi içinde biraz o işten, biraz bu işten yapmaktır.
Buradaki sorun dikkat kalıntısı olarak adlandırılan şeydir. Dikkatinizi bir işten diğerine yöneltirken aklınız aslında bir miktar hala önceki iş üzerinde yoğunlaşmıştır. Her farklı işe geçerken, daha önce ne yapmakta olduğunuzu kendinize hatırlatmanız gerekecek, üstelik aklınızın bir yanı önceki işte kalacaktır. Bu, algı yükünüzün artmasına neden olabilir.

Aynı anda birçok işe yoğunlaşıldığında hepsini yürütecek yeterli algısal kaynak olmuyor.
Bazen birden fazla işe yoğunlaştığınızda her şeye yetecek kadar idrak kaynağı olmaz. Dikkat, işleyen hafıza ve yürütme fonksiyonu gerekir ve işler zorlaştıkça kaynak sınırını aşma ihtimali de artar. Bu durumda performansınız düşük olacaktır.

Zaman baskısı

Araştırmalar insanların aynı anda iki işi yapmaya çalışırken daha yavaş ve daha az hatasız olduğunu gösteriyor. Fakat bu, işlerin teker teker yapılması halinde daha başarılı olunduğu anlamına gelmiyor. Yapılan deneylerde, bir önceki iş üzerinde dikkat kalıntısının zaman baskısı olduğunda ortadan kalktığı görüldü.
İşin bitirilmesi gereken kesin bir saat olduğunda insanların seçeneklerini sınırladığı ve algısal olarak daha az karmaşık kararlar aldığı fark edildi. Bu, önceki iş üzerinde dikkat kalıntısını ortadan kaldırıyor ve tümüyle yapılan iş üzerinde yoğunlaşmayı sağlıyordu.

Her yüz kişiden sadece 2'si performansını düşürmeden aynı anda birçok işe konsantre olabiliyor.
Yapılan işler birbirine benzer olduğunda aynı anda birçok iş yapmak daha da zorlaşıyor. Yani örneğin telefonda konuşurken aynı anda e-posta yazmak, anlamlı cümleler kurmak için benzer düşünme işlemlerini gerektirdiği için zor iken, piyano çalarken konuşmak o kadar da zor değildir.
Yapılan işlerin birbirinden oldukça farklı olması halinde, aynı anda birçok iş yapmak performansı artırabilir.
Bazı insanlar ise aynı anda birçok işi performanslarında hiçbir sorun olmadan yapabiliyor. Ancak bunların oranı sadece yüzde 2. Bu insanlar hiç çaba harcamadan ve performanslarını hiç düşürmeden aynı anda birçok işe konsantre olabiliyor.
Aynı anda birçok işi yapmaya çalışmak algı yükünü artırsa bile çoğumuz yine de bu şekilde çalışmaktan kendimizi alamıyoruz. Bu yöntem verimli olmasa da sanki böyle yaptığımızda daha az çaba harcıyoruz hissine kapılıyoruz. Böylece çalışırken sürekli bir işe konsantre olmak yerine onu daha eğlenceli kılmış oluyoruz.
Kısacası, aynı anda birçok işi yapmanın sakıncaları olsa da her zaman kötü olduğu söylenemez. Kendimizi daha rahat hissetmemize yarıyor ve zihinsel yaratacılık gerektiren işlerde daha geniş düşünmemizi sağlıyorsa yararı vardır.

Aynı anda birçok işi yapmaya çalışmak verimliliği azaltsa da yapılan işi daha eğlenceli kılabilir.





17 Şubat 2016 Çarşamba

İşi asmak için en iyi bahaneler


Ferris Bueller’le Bir Gün adlı filmin kahramanı işe gitmemek için uydurmadık yalan bırakmaz.
Patrona yakalanmadan işten kaytarmak için en iyi gerekçeleri yaratma konusunda yeterince hünerli misiniz?
Bazı çalışanlar, işten uzak bir gün geçirmek için bahane üretmekte ustadır.CareerBuilder adlı istihdam sitesine yazan bir müdür, bir çalışanının telefon ederek işe gelemeyeceğini, çünkü, “üniformasını kurutmak için mikro dalga fırına koyduğunda ateş aldığını” söylediğini ifade etmiş.
Bu sitenin yaptığı bir ankete göre, geçen yıl ABD’de çalışanların yüzde 28’inin sağlıklı oldukları halde işyerini arayıp hasta oldukları için işe gelemeyeceklerini söylemiş. 23 Ekim’de açıklanan anket için 3000 işçi ve 2200 işçi bulma kurumu elemanı ve insan kaynakları uzmanı ile görüşülmüş. Sunulan gerekçeler ise farklılık gösteriyor: Ankete katılanların yüzde 30’u o gün canlarının işe gitmek istemediğini, yüzde 29’u dinlenmek istediğini, yüzde 19’u ise biraz daha uyumak için işe gitmediğini söylemiş.
Fakat bazı işçilerin işe gitmeme nedeni olarak akıl almaz gerekçeler sunduğu da olmuş. Örneğin biri “iyi bir kafayla uyandım ve bozmak istemedim” derken bir diğeri de “keyifli bir gece geçirdiğini, nerede olduğunu bilmediğini” belirtmiş.
Quora adlı anket sitesine başvurduğumuzda, işe gitmeme nedeni olarak sunulan gerekçelerin çok çeşitli olduğunu görüyoruz. Fakat oradan esinlenmeye kalkmanızı tavsiye etmeyiz; çünkü patronunuz da oraya bakıyor olabilir. CareerBuilder’e göre işverenlerin yüzde 31’i çalışanlarının doğru söyleyip söylemediğini kontrol ediyormuş. Hatta bu soruya cevap verenlerin yüzde 18’i, ‘hastalık numarası’ yaptığı gerekçesiyle işçisini işten çıkardığını belirtmiş.
İşte Quora’nın “İşe gitmemek için ne gibi gerekçeler sunuyorsunuz?” sorusuna verilen çarpıcı yanıtlardan bazıları...
İsimleri karıştırmak

Caroline Zelonka adlı okur, bir Cumartesi günü sabah 08.00’de başlayan sempozyuma gitmeme nedenini şöyle açıklıyor:
“Ben gitmek istemiyordum, ama katılım zorunluydu. Önceki akşam da epeyce içmiştim. Sonra aklıma harika bir fikir geldi. San Francisco’da aynı adı taşıyan iki otel var. St Francis ve Sir Francis Drake. Patron etkinlik yeri hakkında konuşurken otelleri birbirine karıştırıyordu. Planım hazırdı. Yatıp uyumaya devam ettim. Pazartesi günü işe gittiğimde St Francis’e gidip toplantı için ayrılan odayı sorduğumu ama kimsenin haberi olmadığını söyledim ve numaram tuttu!”
Sağlık sorunları
Jennifer Miller ise şöyle yazıyordu: “Ben hep gıda zehirlenmesinden gidiyorum. 24 saat içinde gelişen bir durum ve rapor mapor da gerektirmiyor. Patronunuz erkekse ‘yumurtalık’ ya da ‘rahim’le ilgili sorunları sıralamanız yeterli.”
Robby Ballard adlı okur da bir iki hafta öncesinden planlanan işe gitmeme durumları için sunulacak en iyi gerekçenin “kolonoskopi randevusu” olduğunu belirtiyor.
Doğal afet
Julie Hume daha özgün bir hikâyeden yana olduğunu belirtiyor. Ona göre en iyilerden biri, “tayfun nedeniyle evdeki bütün camlar kırıldı, tamirci bekliyorum” gerekçesiymiş.
‘Ölülere saygısızlık etmeyin’
İsmini vermek istemeyen bir okur ise şunları yazmış: “Aileden birilerinin öldüğünü söylemek pek de iyi bir fikir değil. Kısa sürede aile fertlerinin sonunu getirirsiniz. Birisinin ölümü nedeniyle üzüntülü olduğunuzu söylemektense hasta olduğunuzu söylemek daha iyidir. Üstelik artık başsağlığı dilekleri de internet üzerinden iletiliyor. Patronunuzun yalanınızı fark etmesi uzun sürmeyecektir.”
Dürüst gerekçe
Bazı Quora okurları ise dürüstlüğün izlenecek en iyi yol olduğunu söylüyor. Marie Stein insanların ‘gerekçeleri atladığını’ iddia ediyor. “Yalan söylemeyin; özel nedenlerden dolayı bir gün işe gitmek istemediğinizi söyleyin örneğin, başka bir iş görüşmesine gitmek ya da biraz dinlenmek istiyor olsanız bile.”
Ve şu tavsiyede bulunuyor: “İşe gitmeyeceğinizi bildiğiniz anda haber verin. ‘Bir işim çıktı’, ‘özel nedenlerle, konuşmak istemiyorum, yarın gelirim’ vb. şeyler söyleyebilirsiniz. Ve işe gitmediğiniz için en çok etkilenen kişi ya da kişilerden mutlaka özür dileyin.”
Bu makalenin İngilizce aslını BBC Capital’de okuyabilirsiniz.

5 Şubat 2016 Cuma

İş görüşmesinde vücut dilinin önemi


İş görüşmesine giderken şık giyinmenin önemli olduğunu herkes bilir. Fakat nasıl durduğunuz, nasıl oturup kalktığınız da aynı derecede önemlidir.
Mülakat için kapıdan içeri girerken, el sıkışıp otururken kendimizle ilgili ne tür ipuçları veriyoruz?
İş görüşmesine giderken nasıl davranmak ve hangi davranışlardan kaçınmak gerektiği konusunda vücut dili uzmanlarının görüşlerine başvurduk.

Tokalaşma ayarı

Mülakatı yapan kişi ile sizin aranızdaki ilk iletişim tokalaşma yoluyla kurulur. İlk izlenim genellikle mülakatın gidişatını belirleyecektir. Bu nedenle bu adımı doğru atmak önemlidir.
Uzmanlar “uyumun yolu benzerliklerden geçer” diyor. O halde, mülakatı yapan kişi elinizi nasıl sıkıyorsa o şekilde karşılık vermek gerekir. Tokalaşma ya da selamlaşmanın ayarını dengelemeniz aynı düzeyde olmak istediğiniz mesajını verir. Eli fazla sıkmak görüşmede baskın bir tutum hissi yaratabilir.

Kişisel alan

Kültürümüz ne olursa olsun, farkında olalım ya da olmayalım hepimizin dört tür alanı vardır. En dıştan içe doğru bunlar sırasıyla kamu alanı, sosyal alan, kişisel alan ve samimiyet alanıdır.
Görüşme sırasında bunlara dikkat etmek önemlidir. İnsanlar arasındaki ilişkide önemli şeyler kişisel ve samimiyet alanlarında gerçekleşir. Görüşme sırasında samimiyet söz konusu olamayacağına göre, mülakatı yapan kişiyi etkilemek için kişisel alanına girmek gerektiğini belirtiyor uzmanlar.

Otururken dikkat

Tokalaşma yoluyla bu kişisel alana adım atılır. Tokalaşmanın amacı da budur zaten. Oysa mülakatlarda oturma düzeni insanları birbirinden uzak tutmak üzere ayarlanır. Bunu marifetle aşıp mülakatı yapan kişinin kişisel alanına yaklaşacak şekilde davranmak gerekir. Örneğin sandalyenizi hafifçe yaklaştırabilir ya da yuvarlak masanın aynı tarafında oturabilirsiniz.
Oturduktan sonra aradaki mesafeyi kapatacak başka yollara başvurulabilir. Örneğin hafifçe öne eğilmek gibi. Bunu hızla dikkat çekecek şekilde değil, belli etmeden yapmak gerekir. Uzmanlar mesafeyi az bile olsa kapatmanın, insanların güven ve bağlantı duygusunu artırdığını söylüyor.

Elleri nereye koymalı?

Vücut dilinde “açık” olmak önemlidir. Mülakat sırasında muhtemelen gergin olacak, farkında olmadan ellerinizi kenetleyecek ya da kollarınızı göğsünüzde kavuşturacaksınız. Bu sizin için rahat ve güven verici olsa da uzmanlar karşı taraf için bunun mesafeyi artırıcı ve bağlantıyı koparıcı etki bırakabileceği konusunda uyarıyor.

Göz teması

Görüşme sırasında göz teması önemlidir; fakat biraz azı ya da çoğu farklı algılara neden olabilir. Peki, doğru miktarı nedir? Bu ortama göre değişebilir, ama mülakatı yapan kişinin oranını tutturmak genel olarak önerilebilir. Mülakatı birden fazla kişi yapıyorsa paneldeki her bir insanla eşit oranda göz temasında bulunmaya dikkat edilmelidir. Soruları yanıtlarken kişilerle tek tek göz teması kurulmalı, sıkılma belirtisi olarak görülebileceği için etrafa göz atmaktan kaçınmalıdır.
İnsanlar genellikle göz temasını hiç başka yerlere bakmamak olarak algılıyor; fakat bu yanlış bir algıdır.
Konuşurken düşündüğümüz için ara ara başka yerlere bakmak normaldir. Fakat uzmanlar, mülakatı yapan kişi konuşurken başka yere dalıp gitmeme konusunda uyarıyor. Siz onların sorusunu yanıtladıktan sonra göz teması kurun ve dinleyin. Göz teması sizin ciddiyetinizi ve dikkatinizi gösterir.

Derin nefes almak

Stres ve heyecan hissedildiği anda hızlı nefes alıp verme başlar. Mülakat sırasında bu hoş değildir.
Hızlı ve yüzeysel nefes aldığınızda net düşünme beceriniz azalır. Bu ise soruları çabuk ve öz cevaplamanıza engel olabilir.
Karnınızın alt kısmından derin nefes almaya çalışın. Bu, kendinizi enerjik, güvenli ve mantıklı hissetmenize yardımcı olur. Mülakattan önce diyaframınızı, karnınızı, göğüs kafesinizi kullanarak daha ağır nefes alma denemeleri yapın.
Bu makalenin İngilizce aslını BBC Capital’da okuyabilirsiniz.

Yeni mezunlar neden iş bulamıyor?


Üniversiteden yeni mezun oldunuz. İş başvuruları yapıyor ama işe giremiyorsunuz. İşverenlerin beklentileri mi fazla, yoksa mezunlar gerçek dünyaya iyi bir donanımla çıkmıyor mu?
Catherine Nguyen-Cat için iş bulma mücadelesi daha çok bir “özgüven sorunu” olmuştu.
Wetminster Üniversitesi mezunu Cat, İngiltere’de 100’den fazla iş başvurusu yapmış, bazıları grup sunumu şeklinde 16 mülakata çağrılmış, ama sonuç alamamıştı. Ona göre, kendisi diğerlerinden biraz daha çekingen olduğu için etkili bir izlenim bırakamamıştı.
En son reklamcılık alanında yaptığı bir başvuruda, “ekip çalışması alanında iyi olduğu, ama grup değerlendirmesi sırasında sunulan fikirler konusunda ne kadar hevesli olduğunu gösterecek kadar konuşmadığını” söylediler ona.
23 yaşındaki Cat animasyon okumuş üniversitede. İş başvurularını tasarım ve ilüstrasyon alanını kapsayacak şekilde genişletmiş sonradan. “Bu işlerin hepsini yapabileceğimi düşünüyorum, ama iş dünyasına yeni girecek olmanıza rağmen işverenler profesyonel deneyim ve beceri bekliyor sizden” diyor. İş ararken bir kırtasiyecide satış elemanı olarak çalışan Cat, teknik bilgisi şirketin ihtiyaçlarıyla örtüşmüş olmalı sonunda küçük bir valiz ve çanta tasarımcısında iş buluyor.

Beceri eksikliği

Şirket onun internet becerilerini, Illustrator adlı tasarım programını kullanıyor olmasını ve yakında Vietnam’da fabrika açma planları ile örtüştüğü için Vietnam dilini konuşuyor olmasını önemli bulmuş.
Bu iş arama hikayesi çok sık rastlanır türden. Birçok işveren bugünkü mezunların istenen seviyede olmadığından yakınıyor. Yapılan araştırmalar yeni mezunların yazılı ve sözlü iletişim, eleştirel düşünme ve analitik muhakeme gibi temel işyeri becerileri konusunda yetersiz olduğunu ortaya koyuyor.


İş piyasası yavaş yavaş güçlenirken işletmeler ilk günden katkı sunacak kavrayışlı yeni mezunları yeterince bulamadıklarından yakınıyor. İnternet üzerinden iş bulma sitesi CareerBuilder’in İngiltere ve Hindistan’da yaptığı araştırmalar, yeni mezunlarda eksik olan becerileri şöyle sıralıyor: Sorun çözme (Hindistan %60, İngiltere %40), yaratıcı düşünme (Hindistan %56, İngiltere %59), kişiler arası iletişim (Hindistan %50, İngiltere %49).
CareerBuilder, mezunların özgeçmişlerinde en az bir staj deneyiminin olduğunu, ancak burada ne kadar deneyim edindiklerinin önemli olduğunu, bu dönemi projeler üzerinde çalışarak mı yoksa herkese çay, kahve götürme şeklinde mi geçirdiklerini işverenlerin ortaya çıkarması gerektiğini belirtiyor.

Bardağın yarısı dolu mu, boş mu?

Bazı araştırmalar sözlü iletişim, matematik ve istatistik bilgisini uygulama, ekip çalışması, bilgi ve becerilerin gerçek dünyaya uygulanması, karmaşık sorunları analiz edip çözme gibi konulardaki yeterlilik bakımından işveren ile öğrencinin bakış açısı arasında büyük fark olduğunu gösteriyor. Öğrencilerin yeterli gördüğünü işveren az buluyor.
Peki burada sorun işverenlerin gerçekçi olmayan beklentileri mi, yoksa öğrencilerin önemli becerileri geliştirme konusundaki yetersizlikleri mi? Birçok uzman her ikisinin de payı olduğu görüşünde.
Georgetown Üniverstitesi Eğitim ve İşgücü Merkezi yöneticisi Anthony Carnevale, akademi dünyasının fildişi kulesinde yaşadığı düşüncesi çoğu zaman doğru olduğunu, okulların kariyer ve işverenlerin talepleri konusuna ağırlık vermesi gerektiğini belirtiyor. “İşverenler öğrencilerin kitabi bilgiye sahip olabileceği, ama bu bilgiyi eleştirel düşünme, yaratıcı olma, karmaşık sorunları çözme ve ekip içinde çalışma alanına uygulayamadıkları kanısında” diyor.


Carnevale’ye göre, üniversiteler bu beceriler üzerinde yoğunlaşsa bile, “eleştirel düşünme ve kişiler arası iletişim bakımından iş en iyi öğretmendir”.

Müfredatı düzenlemek

Amerikan Üniversiteleri Derneği AACU bu sorunu ciddi buluyor ve öğrencilerin iş alanındaki becerilerini geliştirmek amacıyla müfredatın yeniden düzenlenmesi için eğitim kurumlarıyla ortak bir çalışma yürütüyor.
İngiltere’deki gençlere özgü yardım kuruluşu YouthNet ise geliştirdiği bir programla (Define Me) gençlerin o güne kadar edindikleri becerileri tanımlayıp kağıda dökmelerine yardımcı oluyor.
Bu kuruluşun yaptığı bir araştırmaya göre, işverenler genç adayların başvurularının üçte ikisini becerilerini uygun bir dille anlatamadıkları için reddediyor.
Oysa uzmanlar, gençler herhangi bir ofiste staj yapmamış olsa bile hayatın başka alanlarında yaptıkları işlerde edindikleri becerilerin diğer işlere transfer edilebileceğini ve bunu uygun bir dille ifade etmek gerektiğini söylüyor.

Yardımcı programlar

Finansal hizmetler şirketi UBS, gençlerin kendilerini daha iyi ifade etmesini sağlamak amacıyla Define Me gibi programlar için finansman sağlıyor. Gençlerin bu programla kendileri hakkında düşünmelerinin sağlanacağı, özellikle özgüven eksikliği çekenlere kendilerini nasıl takdim edebilecekleri konusunda tavsiyeler verilebileceği belirtiliyor.
İşsiz gençlerin kullanabileceği bir başka site de Jobipedia(http://www.jobipedia.org). Gençler, iş başvuruları ve işyeri sorunları konusunda sormak istedikleri sorulara 30 büyük şirketin insan kaynakları müdürlerinden yanıt alabiliyorlar.
Buradaki uzmanlar, işverenlerin şikayet konusu olarak şunu dile getiriyor: 1980’lerde ve 90’larda doğmuş kuşağın, düşüncelerini anlaşılır ve saygılı bir şekilde ifade etmelerini sağlayacak bir iletişim tarzını öğrenmeleri gerekiyor. Bu kuşağın ayrıca genel profesyonellik ve iş ahlakı gibi diğer alanlarda da eksikleri bulunuyor.
Bazı üniversiteler erkenden işyerine hazırlık çalışmaları başlatıyor. Şirket temsilcileri, ziyaret ettikleri bu okullarda mülakat teknikleri, özgeçmiş yazma gibi konularda tavsiyeler veriyor. Bazı durumlarda şirketler müfredat için önerilerde de bulunuyor.
Ronald Alsop
Bu makalenin İngilizce aslını BBC Capital’da okuyabilirsiniz.

Popular Posts