Yeme İçme Kültürü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yeme İçme Kültürü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Mart 2017 Salı

Şiraz şarabı neden ünlü?


İran'ın Şiraz şehri ile dünyaca ünlü Şiraz şarapları arasında bir bağlantı var mı?
İran'da şarap yapma geleneği 1979'da İslami devrim olmadan önce yüzlerce yıl öncesine dayanıyordu. Merkezi, İran'ın orta kısımlarında yer alan eski Şiraz şehri civarıydı.

27 Şubat 2016 Cumartesi

Taş Devri diyeti daha mı sağlıklı?


İşlenmiş gıdaların sağlıksız olduğunu biliyoruz; ama bu nedenle tarih öncesi bir diyete geri dönmeye çalışmak mantıklı mı?
Taş Devri insanları ne pizza yiyordu ne de kek. Eti için hayvan avlıyor, balık tutuyor, ormandan fındık-fıstık ve yemiş topluyordu. Bazıları, 2,5 milyon ile 10 bin yıl öncesinde yaşayan bu insanların uyguladığı diyetin insana en uygun diyet olduğu görüşünde.
“Taş Devri diyeti”ni destekleyenlerin argümanı şu: İnsan vücudu Taş Devri’nde yaşama adapte oldu; o günden bu yana genetik yapımızda pek bir değişiklik olmadığı için bu dönem insanlarının tarım öncesi uyguladıkları diyet biyolojik olarak insana daha uygundur. Bu diyeti savunanlar, insanların bugün her türlü süt ürünlerinden, makarna, ekmek, pirinç gibi tahıl ürünlerinden, hatta baklagillerden uzak durması gerektiğine inanıyor. Kalp hastalıkları, diyabet, kanser gibi modern hastalıkları insanın Taş Devri’ndeki anatomik yapısına uygun olmayan bir beslenme tarzına sahip olmasına bağlıyorlar.
Peki, mağarada yaşayan insanların diyetinin bizim için daha iyi olacağına dair bilimsel bir veri var mı? Burada iki sorunun yanıtını aramak gerekiyor: Birincisi, modern insan Taş Devri insanı ile biyolojik olarak aynı mıdır? İkincisi, o devrin beslenme tarzı bizim için daha mı faydalı olacaktır?


Taş Devri diyetini savunanlar, o diyetin insanın sindirim sistemine daha uygun olduğu görüşünde. Tarım ve hayvancılığın ortaya çıkmasıyla beslenmemize giren süt ve tahıl ürünlerinin insanın evrimine ve vücut yapısına aykırı olduğunu ileri sürüyorlar. 2012’de Polonya’da yapılan bir araştırma, Batı ülkelerindeki nüfusun günlük enerji kaynağının yüzde 70’ini oluşturan süt ve tahıl ürünleri, şeker ve işlenmiş yağın Taş Devri insanının yemekleri arasında yer almadığını belirtiyordu.

Genetik değişim

ABD’deki Minnesota Üniversitesi’nde evrimsel biyoloji uzmanı Marlene Zuk ise bu görüşe katılmıyor. Zuk, farklı genlerin farklı oranlarda değişim gösterdiğini, bu nedenle Taş Devri insanı ile genetik olarak tıpa tıp aynı olmamızın beklenemeyeceğini vurguluyor. İnsan sürekli evrim halindedir. “O dönem sahip olduğumuz bazı genler de yaşamın sadece suda var olduğu dönemdeki genlerle aynı diye suda beslenmemiz gerektiğini mi söylemeli?” diye soruyor Zak.
İnsanın tarihi bakımından son dönemler olarak adlandırabileceğimiz bir genetik değişim 7 bin yıl öncesine denk düşen laktoz direnci ile ilgili. İnsan yavrusu sütle besleniyor, ama anne sütü kesildiğinde başka bir süt verilmesi durumunda mide ağrısı ve ishal gibi rahatsızlıklar baş gösteriyordu. İnsanlar inekleri sütü için değil, eti ve derisi için beslemeye başlamıştı. Ama inek sütünü içip de sindirebilen insanlar evrimsel bir avantaj kazanmış oldular; sadece fazladan bir besin kaynağına kavuşmakla kalmayıp, temiz içeceğe de kavuşmuş oldular. Böylece hayatta kalma şansları daha da arttı ve sütü sindirmelerini sağlayan genlerini çocuklarına da aktarma olanağına sahip oldular. Böylece zamanla sütle beslenebilen insan sayısı farklı yerlerde farklı sayılarda artmış oldu.


Genetik olarak Taş Devri insanı ile yüzde yüz örtüşmesek de bu dönemin beslenme tarzı yine de bizim için daha iyi olabilir mi? Çoğunluğu işlenmiş gıdalardan oluşan bir diyet karşısında Taş Devri diyeti elbette üstün gelecektir; ama sağlıklı bir beslenme tarzı ile kıyaslandığında aynı sonuca varabilir miyiz?
Bu konuda yapılan araştırmalar şunu göstermiş: Taş Devri diyeti ile daha hızlı kilo kaybedebiliriz; ama yapılan deneylerin çoğu kısa dönemli ve insanları böyle bir diyet yapmaya ikna etme konusundaki sıkıntılar nedeniyle az sayıda insanla yapılmış.

Mağara diyeti mi, Kuzey diyeti mi?

Bu yıl yeni bir araştırma ile konu tekrar gündeme geldi. Araştırma, Taş Devri’ndeki beslenme tarzının insan için daha iyi olduğunu gösteren verilere ulaşıldığını iddia ediyordu. Yapılan kontrollü deneyin süresi iki yılı kapsıyordu; yani diğer deneylere kıyasla daha uzundu. Ortalama 60 olan denek sayısı da diğerlerine göre daha fazlaydı. İki yıl boyunca deneklerin bir kısmına Taş Devri diyeti, diğerlerine ise yağ oranı düşük olan Kuzey diyeti uygulanmıştı. Kuzey diyeti hiçbir yiyeceği dışlamıyor, fakat az yağlı süt ürünlerine ve lifli tahıl ürünlerine dayanıyordu. Deneklerin alması gereken ideal miktarda protein, yağ ve karbonhidrat hedefleri belirlenmişti.


Deney sonucunda şu görüldü: Her iki gruptaki denekler de kilo kaybetmişti; ama altı ayın sonunda Taş Devri diyetini uygulayan kadınlar Kuzey diyetini uygulayanlara oranla daha fazla kilo kaybetmiş, belleri daha fazla incelmişti. Fakat iki yılın sonunda her iki gruptaki denekler arasında kilo bakımından fark kalmamıştı. Tek fark zararlı olarak değerlendirilen kan yağlarının, trigliseridlerin oranıydı. Ancak Kuzey diyeti uygulayanlarda da bu oran güvenlik sınırları içinde, normal seviyedeydi. Her iki gruptaki denekler de diyete uymanın zorluklarından ve besin gruplarını hedef olarak gösterilen ideal miktarda tüketememekten yakındılar. 2011’de yapılan başka bir deneyde denekler Taş Devri diyetinde yeterli miktarda kalsiyum, demir ve lif almanın zorluğunu dile getirmişti.
Yani kısacası, mağara devri insanları gibi beslenmenin daha iyi olduğunu gösteren bilimsel bir veri yok. Beyaz ekmek, şekerli kahvaltılık tahıllar gibi aşırı miktarda işlenmiş gıdalara dayalı bir beslenme elbette sağlıklı değil. Ama bu her türlü süt ve tahıl ürünlerinden kaçınmak anlamına gelmemeli, eğer bunlara karşı herhangi bir alerjiniz yoksa.
Kilo vermek açısından ise söylenebilecekler zaten bildiğimiz şeyler: Az yiyip, çok hareket etmek. Yani hâlâ sihirli bir değnek yok!

26 Şubat 2016 Cuma

Uçakta yemeklerin tadı neden farklı gelir?


Uçağa bindiğimizde normal tat alma duyumuzu biniş kapısında bırakırız.
Verilen yemeklerin tatsız tuzsuz gelmesi bundandır. On bin metre yükseklikte tat ve koku alma duyumuz değişir. Yemeklerin lezzetini hissetmek içinse bu iki duyunun doğru işliyor olması gerekir. Uçak kabinindeki basınç nedeniyle tatlı ve tuzlu tatları algımız da azalır.
Uzmanlar bunun nedenini nem oranının azlığına, hava basıncının düşük olmasına ve gürültüye bağlıyor.

Hava kuruluğu ve düşük basınç

Uçağa adım attığınızda ilk koku alma duyunuz etkilenir. Uçak yükseldikçe hava basıncı ile birlikte kabindeki nem oranı da düşer. On bin metrede bu oran yüzde 12’ye iner, ki bu çöl havasından daha kuru demektir.

İşte bu kuruluk ve düşük basınç nedeniyle tatlı ve tuzlu tatlara karşı duyarlılığımız yüzde 30 azalır.


Fakat sorun sadece tat alma duyumuzda değildir. Tat olarak düşündüğümüz şeyin yüzde 80’i koku alma duyusuyla bağlantılıdır. Koku alabilmek içinse burun içi sıvısının buharlaşıyor olması gerekir. Havanın kuru olduğu bir ortamda koku alma duyargalarımız olması gerektiği gibi çalışmaz, yediklerimizin tadını alamayız. Bu nedenle havayolu şirketleri uçakta verilen yemeklere ekstra tuz ve baharat katar.
Psikologlar uçak motorlarından kaynaklanan gürültünün kulakları etkilediği gibi tat alma duyusunu da etkilediğine inanıyor. Yapılan araştırmalar, gürültülü ortamlarda yemek yiyenlerin sessiz ortamda yiyenlerden daha fazla tuza ihtiyaç duyduğunu, ayrıca şaşırtıcı olsa da gürültüde yemeğin çıkardığı sesin daha fazla algılandığını ortaya koydu.

Kitlesel üretim

Uçakta yenmek üzere hazırlanan yemeklerde dikkate alınması gereken tek şey kabin içi ortam değildir. Bu yemekler önceden yerde ve kitlesel halde üretilir. Sıcak halde paketlenir, hızlı soğutmaya tabi tutulur, buzdolabında saklanır ve sonra tekrar ısıtılır. Bütün bu işlemler deniz seviyesinde bile yapılsa yemeğin tadının değişmesine neden olur.


Uluslararası Uçuş Hizmetleri Birliği, uçaktaki yemeklerin tadını daha lezzetli kılmak için yemekleri kapalı plastik poşetler içinde uzun süre düşük ısıda pişirmenin denendiğini belirtiyor. Bu yemekler kabin simülasyonlu ortamlarda tadılarak doğru lezzette olup olmadığına karar veriliyor.

Sınıf farkı

Uçak yolcuları için yemek yapan Sky Chefs adlı şirketin yöneticisi David Marguiles, yerde yenmek üzere yapılan yemekler için kullanılan yemek tariflerinin aynı şekilde uçak yemekleri için kullanılamayacağını belirtiyor. “Fakat bu o yemeklerin de aynı lezzette olamayacağı anlamına gelmez. Tarifler gerektiği şekilde uyarlanıyor,” diyor.
Ancak bunun daha çok birinci sınıf yolcu biletleri için geçerli olduğunu belirtmek gerek. Şirket bunun için özel aşçılar tutuyor ve en modern mutfakları kullanıyor.

Burun spreyleri



Uçuş halindeyken tüm tatlar aynı şekilde etkilenmez. Örneğin uçaktaki gürültülü ortam, beşinci tat olarak bilinen ve yosun, mantar, domates ve soya sosu gibi tatları veren umami tadını daha belirgin kılar. Uçakta yolcuların yerdekinden çok daha fazla domates suyu siparişi vermesi bundandır. Bazı hava yolları bu nedenle yemeklerde daha fazla domates, ıspanak ve kabuklu deniz ürünleri kullanmayı tercih ediyor.
British Airways (BA) ise daha radikal bir yaklaşım denedi: Yemekten önce yolculara burun spreyi dağıtıp sinüslerini açmalarını ve daha iyi tat almalarını sağlamak. Ancak bu deneme tutmadı. Bunun üzerine umami tatların daha yaygın kullanılmasına başvuruldu.
BA ayrıca birinci sınıf yolculara, uçaktaki gürültüyü duyurmayacak kulaklıkla yemeğe uygun müzik yayını başlattı.

Şarap tadı

Bazı hava yolları ise yemeklerde plastik çatal, kaşık, bardak kullanılmasının yemeklerin tadını olumsuz etkilediği düşüncesiyle daha kaliteli malzeme kullanmaya başladı.


Havada tadı etkilenen sadece yemekler değil; şarapların da tadı değişiyor. Uzmanlar, yerde meyve tadı ağır basan şarapların havada daha tanenli ve asitli hale geldiğini söylüyor. Bu nedenle uçakta verilecek şarapların bu tatları daha az içermesine dikkat ediliyor.
Kuru hava damak tadını etkilediğinden, şarap içmeye niyetiniz varsa uçuş sonuna doğru değil de başlangıcında içmeniz tavsiye ediliyor.

Neden bazı tatlar kimine lezzetli, kimine iğrenç gelir?


Her kültürün yemekleri, sevdiği tatlar farklıdır. Bazılarına lezzetli gelen bir yemek, bazıları için tiksindirici olabiliyor.
Şanghay’a turist olarak gittiğimde kaldığım sokağın başındaki bir dükkandan hep pis bir koku geliyordu. Sonunda kaynağını keşfetmiş, et, sebze ve ekşitilmiş süt karışımı içinde aylarca mayalanmaya bırakılan bir soya fasulyesi peynirinin bu kokuyu yaydığını fark etmiştim.
Bizim gibi Batılılar için böylesi bir yiyeceği ağza yaklaştırmak bile mümkün değil. Ama bu dükkanın müşterisi hiç eksik olmuyordu. Ve daha sonra öğrendim ki Çinliler de peynire karşı aynı tiksinti duygusunu duyuyormuş.
Bugünlerde Çin’de süt ürünlerine ilgi artıyor olsa da, sütün kesilmesini sağlayıp sonra içine tuz ve ekstra bakteri katarak peynire dönüştürmek hala anlamsız geliyor onlara. Çedar gibi hafif peynirleri bile yenebilir görmüyorlar.

Bölgesel farklılıklar


Neyin lezzetli, neyin iğrenç tada sahip olduğu konusundaki görüş ayrılıkları farklı kültürlere özgü yiyecekler karşılaştırıldığında hep gündeme geliyor.


Örneğin Avustralya, Yeni Zelanda, İngiltere ve diğer Batılı ülkelerde ekmek üzerine sürülerek yenen ve B vitaminleri içeren umami tadında mayalı bir yiyeceği bazı insanlar severek yerken bazıları nefret ediyor. Ya da işkembe çorbası bazı ülkelerde yaygın tüketilirken bazılarında pis kokulu, lastik çiğniyormuş hissi veren yenilmez bir şey olarak görülüyor.
Bir bakıma bu zıtlıklar normal. Neyin yenmesi, nelerden kaçınılması gerektiğini çevremizden öğreniyoruz ve bunlar bölgelere göre farklılık gösteriyor. Ama yine de tatların öğrenmeye bağlı olarak göreceli algılandığını her fark edişimizde şaşkınlık duymaya devam ediyoruz.

Tat alışkanlıkları

Farklı kültürlerin damak tatları arasındaki farklılıkları karakterize etmek için beslenme uzmanları baharatları devreye sokuyor. Örneğin domates, sarımsak, keklik otu ve zeytinyağı karışımı İtalyan mutfağını hatırlatır. Kurutulmuş karides, kırmızı acı biber, zencefil ve palmiye yağı Brezilya’ya özgüdür. Soya sosu, pirinç şarabı ve zencefil Çin mutfağına; dereotu, ekşi krema, hardal, sirke ve karabiber Almanlara atfedilir.
Fakat bunlar genel kategorilerdir; insanların hangi tatlara alışkın olduklarını gösterir, neyi yenilir ya da yenilmez bulduklarını değil. Çin mutfağı ile ilgili kitapları olan Fuchsia Dunlop’a göre, yeni şeyler denemeye açık Batılılar için bile bu mutfağın büyük bir kısmı cazip gelmeyecektir. Örneğin kaz bağırsağı ve deniz hıyarı, tadı tuzu olmayan lastik gibi bir şeydir.


Oysa deniz hıyarının tanesi 100 dolara satılır ve bunun nedenlerinden biri de insanların onu sevmesidir. Tadı olmasa da ağızda yarattığı his önemlidir Çinliler için. Başka dillerde “lastik gibi” ya da “jelatin gibi” kelimeleriyle ifade edilen hisler için Çincede çok sayıda farklı kelime vardır.

Yenilmez mi, nahoş mu?

“Çinliler deniz hıyarının yarattığı jelatin hissi ile, kuru ahtapotun pişirilmesi sonucu oluşan yapışkanımsı ve kaygan jelatin hissini, domuz ayaklarındaki sinirlerin jelatin hissini birbirinden ayırır” diyor Dunlop. Bu tatları sevmeyi öğrenmenin mümkün olduğunu, ama Batılıların listesinde başa geçemeyeceklerini kabul etmek gerektiğini söylüyor.
Tatlarla ilgili algıların aslında çok da hafife alınamayacak yönleri de var. İnsanların yenilmez ve nahoş yiyecekler ayrımına göre başka insanları değerlendirmesi söz konusudur. Yemek kültürlerini inceleyen Lucy Long bu konuda şunları söylüyor:
“Yenilmez diye düşünülen bir yiyeceği yiyen kişi yabancı, hatta tehlikeli olarak algılanır ve bizden biri olarak görülmez; oysa nahoş şeyleri yiyen insanlar farklı damak tadına sahip kişiler olarak değerlendirilir.”
Sevdiğimiz birçok tadın aslında doğal olmadığı gerçeğini dikkate alarak bu uçurum kapatılabilir belki. Örneğin insanda acı tat algısının zehirli şeyleri yemesini önlemek için geliştiği sanılıyor. Bebeklikte tatlı tatlar tercih edilir ve acıya karşı olumsuz tepki verilir. Fakat daha sonra çoğu insan acı kahve içmeye, acı çikolata yemeye alışır.

Çinlilerin deniz hıyarının tadından çok, ağızda bıraktığı hissi sevdiği söyleniyor.

Heyecan arayışı

Bazı biyologlar acı tat sevgimizin heyecan, yenilik ve hatta tehlike ve macera arayışından kaynaklandığına inanıyor. Bazı psikologlar ise bunu “zararsız mazoşizme” bağlıyor. Acı biber yemek, acıklı filmler izlemek gibi şeyler vücudumuzda tehlikedeymiş hissi yaratıyor, ama bunun zararsız olduğunu bilmek ayrı bir tat veriyor.
Çoğu turist gezdiği ülkelerin yemeklerini de tadar elbette. Ama gelecekte sadece aşırı tatlara yönelik bir turizm söz konusu olabilir mi? Belki de bize tuhaf gelen bir yemeği birkaç kez üst üste yediğimizde onu normal görmeye başlayabilir, hatta sevebiliriz.
Bizim ağzımıza bile sürmeyeceğimiz bir yemeği bir başkasının iştahla yemesini seyrederken insandaki damak tadının aslında ne kadar biçimlendirilebilir bir şey olduğunu düşünmek gerekiyor belki.

Bu makalenin İngilizce aslını BBC Future sayfasında okuyabilirsiniz.

Kâsede yemek beynimizi nasıl etkiliyor?


Londra’dan Kaliforniya’ya restoranları kasıp kavuran yeni bir eğilim var: Kâsede yemek modası.
Deneyenler yemeğin kâsede çok daha lezzetli olduğunu iddia ediyor.
Peki, bunun bilimsel bir açıklaması var mı?
New York Post’ta çıkan bir habere göre, aynı yemeği tabakta yiyenler, kâsede yedikleri kadar tat alamıyorlar.
Sağlıklı yemek ve salataların kâsede çok daha lezzetli olduğunu ileri sürenler çok.
Bu iddialar çoğu insana anlamsız gelebilir. Ama haklı yönleri var.

Tadı etkileyen faktörler

İşin püf noktası, çeşitli duyusal uyarıcıların tat algımızı nasıl etkilediği ve yemekten sonra kendimizi ne kadar tok hissettiğimizle ilgili.
Yemeklerin rengi ve ağızda yarattığı hissin tadı etkilediğine dair çok sayıda veri var. Yemeğin sunulduğu kabın şekli ve yapıldığı maddenin de benzer bir etkide bulunduğu belirtiliyor.
Örneğin kırmızı renkli bir tatlı, aynı miktarda şekere sahip başka bir renk tatlıdan daha tatlı gelir insana.


Gerçek bir restoran ortamında yapılan bir araştırmada, daha ağır çatal-bıçak takımları ile servis edilen yemeklerin daha değerli olduğuna dair bir algı yarattığı görüldü.
Fakat bu tür deneylerin sonuçları değişkenlik gösterebiliyor. Örneğin başka bir araştırmada da hafif plastik kaşıkla yenen yoğurt, daha yoğun ve pahalı olduğu hissi yaratmıştı.
Yemeğin yendiği tabak-çanakta da birçok etken rol oynayabiliyor.
Oxford Üniversitesi’nden tat psikolojisi uzmanı Charles Spence, “Yemeğin kıvamından ısısına, ağızda bıraktığı histen tabakta mı yoksa kâsede mi yendiğine kadar birçok şey tadı etkiliyor” diyor.

Kâsede yemek

Yemek yerken kâse elde tutuluyorsa, kabın ağırlığının artırılması, yemekten tatmin hissinin de artmasına, hatta yemeğin tadının daha yoğun alınmasına neden olabiliyor.
“Ayrıca kâse ılıksa etrafınızdaki insanların da daha sıcak olduğunu düşünürsünüz” diyor Spence. “Hatta daha fazla para ödemeye razı olabilirsiniz.”
Spence, yaptığı deneylerde, tabağın kenar genişliğinin tabaktaki yemek miktarı algısını etkileyip etkilemediğini de araştırdı. Tabağın büyüklüğü arttıkça aynı miktar yemeğin daha küçük porsiyon gibi algılandığı görüldü.


Buradan hareketle Spence, “Kenarı olmayan bir kâse, ağzına kadar yemek dolu görüntüsüyle daha fazla yemek yemiş olma hissi yaratacaktır” diyor.

Bu verilerden yola çıkan restoranlar, olağan dışı tabak çanakla servis yaparak müşterilerin tat algısına daha çok yönlü hitap etmeye çalışıyor.
Doğrama tahtaları ya da kayağantaşı üzerinde yemek servisleri giderek yaygınlaştığı gibi, zaman zaman tuğla üzerinde bile yemek getirildiği oluyor.
Spence’e göre, “Kâsede yemek servisi, bu tuhaf akımlara karşı bir tepki olabilir; ama bu durum aynı zamanda yemeğin yendiği tabak çanağın öneminin ve bazı yemeklerin gerçekten de belli bir tarzda sunulması gerektiğinin anlaşıldığını da gösteriyor”.
Kısacası, araştırmalar ve anlatılanlar gösteriyor ki, bugünlerde ne yediğinizden çok nasıl yediğinize önem veriliyor.

30 Aralık 2015 Çarşamba

Altı şehrin altı ünlü tatlısı


Her şehrin tanınmış bir yemeği vardır. Bu şehirler de tatlılarıyla ünlü.

Brüksel waffle’ı

Şehrin sakinlerini turistlerden ayırmanın yollarından biri waffle’ı nasıl sipariş ettiklerini dinlemekten geçer. Yerliler bunu yerken krema, çikolata ve diğer malzemeleri katmaz. 20 kareden oluşan Brüksel waffle’ı sadece meyveli ya da tereyağlı ve pudra şekerli yenir.


İstanbul lokumu



İstanbul’un Osmanlı dönemi tatlıcılarından en ünlüsü Ali Muhiddin Hacı Bekir’dir. 1777’de Kastamonu’dan gelmiş ve şehrin eski yerleşim yerinde, Bahçekapı’da şeker ve lokum dükkanı açmıştır.
Daha sonra başka bölgelerde yeni şubeler açarak büyüyen mağazanın orijinali bugün Mısır Çarşısı yakınındadır. İstiklal Caddesi’nde de şubesi olan mağazanın ürünleri Kadıköy’de üretilmektedir.

New York’un peynirli keki



Peynirli kek (cheesecake) 1400’lerden beri Avrupa’da yenen bir tatlıdır. Fakat 1940’larda Lindy’s adlı restoran, krem peynir, yağlı krema, vanilya ve bisküvi tabanlı New York tarzı peynirli keki ölümsüzleştirdi.

Floransa dondurması



İtalya’nın Floransa bölgesi dondurmasıyla (gelato) ünlüdür. Buradaki bütün dondurmacılar kentin en güzel dondurmasını yapma yarışına girmiştir. Mevsim meyvelerine göre bunların tadı da değişir. Kötü kokulu gorgonzola peynirinden bile dondurma yapanlar vardır. Bu şehirde dondurma yanında kaymak da ikram edilir.

Malaka’nın palmiye şekeri tatlısı



Malezya’nın bu ünlü geleneksel tatlısını tadacak en iyi yer başkent Kuala Lumpur’un güneyindeki Malaka kentidir.
Hint irmiği, palmiye şekeri ve Hindistan cevizi sütünden yapılan bu tatlının Malay dilindeki adı 'sago gula malaka'dır.

Lizbon’un yumurtalı turtası



Portekiz’de tatlı ve şekerleme sektörünün tarihi eskilere dayanır. Ülkeye şekeri Araplar getirmiştir. Ortaçağ’da rahipler ve rahibeler manastırda şeker yapıp satardı.
Bunların en gözde olanı yumurtalı, kremalı muhallebi turtası anlamına gelen pastel de nata’dır. Pasta hamuru küçük parçalar halinde çukurlaştırılıp muhallebi ile doldurulduktan sonra 200 derecede fırına verilir. Piştikten sonra üzerine tarçın serpilerek ikram edilir.
Bu makalenin İngilizce aslını BBC Travel sayfasında okuyabilirsiniz.

9 Eylül 2011 Cuma

Lezzet Durakları: Tarihi Karaköy Balıkçısı Grifin



Tarihi Karaköy Balıkçısı Grifin, Karaköy’de 100 yıllık tarihi barındıran bir mekan.

1923’ten beri Grifin Han’ın girişinde hizmet veren, İstanbul’un en eski balık lokantalarından Tarihi Karaköy Balıkçısı, 100 yıllık Grifin Han’ın en üst katında Tarihi Karaköy Balıkçısı Grifin olarak da hizmet veriyor son dönemde.

Mekan, Selimiye’den Patrikhane’ye kadar uzanan göz alıcı bir manzarayı birleştirerek mükemmel ve eşsiz bir bütünlük oluşturuyor. Haydarpaşa, Selimiye Kışlası, Sarayburnu, Topkapı Sarayı, Ayasofya, Yeni Cami, Galata Köprüsü, Haliç ve Fatih Cami’nin tümünü içeren, canlı bir tarih görselinin keyfini çıkaracağınız Inanılmaz bir atmosfer ile farklı bir deneyim sunuyor.



Kullanılan sıradışı lezzetteki zeytinyağı, özel ekmekleri, mekanın spesiyalitesi kağıtta levrek ve balık çorbası her türlü övgünün üzerinde. Açıkçası biraz tereddüt ederek gittiğim mekan son derece özenli hizmeti ve lezzetleri ile benim açımdan sınıfı geçti.

Adres: Tersane Cad. Kardeşim Sk. No:30 

Tel: +90 212 (243 40 80)-(251 13 71)


Popular Posts